Cuma, 05 Haziran 2009 05:15

EY KÂĞIT!

Ey kâğıt! Tertemiz bağrını fikirlerimize mukàbil tut; saf beyazlığına karşı kalemimizin acz gözyaşları aksın... Sakın, şefkat edip o kara yaşları dindirmeye kalkma! Onlar, istiridyeyi rahatsız eden kum tâneleri gibi ehemmiyetsiz iseler de netîceleri inci gibi kıymetlidir. Eğer sen ve üzerinde hazin cızırtılarıyla ağlayan şu kalem olmasaydınız, insanlığın pek çok hissiyâtı bir an ışıldar, sonra söner giderdi...

Ey kâğıt! Verileni almaya, üzerinde tecellî edeni aksettirmeye, güzeli çirkini göstermeye kàbil şu andaki hâline gelinceye kadar ne istihâleler geçirdin? Nice kötü muâmeleler gördün? Nasıl işkencelere katlandın?!. Doğrusu, nefsime hâl diliyle ettiğin şu nasîhatı, binler satır yazı ancak ifâde edebilirdi.

Ey kâğıt! Her hâlde, dün, muhtevâna bakmayarak seni hürmetle yerden kaldıran ve ayak basılmayan bir köşeye sıkıştıran atalarımın sana verdiği kudsîyeti hâtırlıyorsun. Bugün, bizim neslimizden gördüğün nankörlük ve kıymet-bilmezlikten, kim bilir, ne kadar mahzûn ve müteellimsin? Onların yanında yerin sarıklarda, sadırlarda idi. Şimdi, maddeten ve mânen ayaklarda, çukurlardasın.

Ey kâğıt! Dün, üzerindeki yazılar sebebiyle seni belden aşağı tutmayacak kadar hürmet edenlerle bugün, üzerindeki rakamlar sebebiyle uğrunda her cinâyeti işleyebilenler arasındaki fark ne acıdır!

Ey kâğıt! Kelâmullâh’la yücelerin en yücesine çıktın; rûhları, akılları, kalbleri, bilinen-bilinmeyen nice hisleri, nice âlemlerde nice varlıkları etrâfında pervâne ettin! Münâcaât, tehlîl, tesbîh, tahmîd ve tezkîrlerle evrâd olup çağladın! Abdulkàdir’lerle, Ahmed-i Fârûk’larla, Gazâlî’lerle, Bedîüzzamân’larla nurlu yola mürşit oldun! Yaprak yaprak, forma forma, cilt cilt âlemi ışıklandırdın! Hassan’larla, Fuzûlî’lerle, Nâbî’lerle, Bâkî’lerle şiir olup su gibi aktın! Mevlânâ’larla, Yûnus’larla, İkbâl’lerle, Âkif’lerle aşkı hikmet ile yoğurup dertlere dermân kıldın! Vak’alarla ibret veren târih oldun; ıklîmlerle vatan oldun! Harf harf, hece hece ilim oldun, irfân oldun!

Ey kâğıt! Vekîlimiz ol; ölüm dilimizi bağlayınca, yerimize konuş! Yaratanımızın rahmet kapısında bizim için merhamet ve afv dilemeye devâm et! Ardımızda gözleri yaşlı olarak bıraktığımız yürekleri tâziye et; tesellî ver! Onlara vasiyetimizi söyle! O sırada, kefenimizin rengine benzeyen soluk ve soğuk yüzünle, senden daha te’sirli şekilde nasîhat edecek bir vâiz var mıdır?

Ey kâğıt! En mahremlerimize bile fısıldamaktan çekindiğimiz veyâ dille ifâdeye muktedîr olamadığımız ne sırlarımızı, ne duygularımızı sana tevdî ediyoruz. Nâmahremlere sırrımızı fâş etme! Nâehillere hissiyâtımızı bildirme!

Ey kâğıt! Sen, seslerimizin, sözlerimizin mezarlığı; düşüncelerimizin, duygularımızın tarlası hükmündesin. Onlar bir gün ba’sü ba’de’l-mevte mazhâr olacak; acı-tatlı meyveler verecekler. O zaman, cezâmızı yalnız çeksek de, mükâfâta birlikte ereceğiz, ey mâsûm kâğıt!

Ekrem KILIÇ / Yeni Asya Elif

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.   

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile