BASINDAN SEÇMELER
Kanuni, Atatürk ve Said-i Nursi / Cemal FEDAYİ
|
Cemal FEDAYİ
|
Bilim, öncelikle kritik demektir; eleştiri demektir. Şüphe demektir. Bir bilim dalı olan tarihin anahtarı da merak ve şüphedir. Bize öğretilenlerden şüphe etmek; basmakalıp yargıları eleştirmek, tarihin doğrularını bulmada ilk basamaklardır.
Ülkemizde tarih yıllardır devletin tasallutu ve tazallumu altında inleyip durdu. Esir muamelesi gördü. 1923 öncesi dönem karanlık çağ olarak tanıtıldı; Osmanlı"dan bahsedilmedi; İslam tarihi toptan karartıldı…
Osmanlı"ya küfretmek ve İslam tarihini karalamak serbest bırakıldı; fakat 1923 ve sonrasına en ufak bir eleştiri getirmek hem hukuken hem fiilen yasak edildi… Atatürk"ün özel hayatı kalın duvarların arkasında gizlendi… Bütün arşivler sıkı sıkıya kapatıldı.
Son 20-30 yıldır ülkemizde tarih yavaş yavaş özgürlüğüne kavuşuyor. Osmanlı yeniden keşfediliyor. Tabulaştırılan Atatürk bütün boyutlarıyla tartışılıyor… Tek parti dönemi iğneden ipliğe eleştiriliyor…
OSMANLI'YA HAKARETİN CEZASI YOK MU?
Adını bile anmak istemediğim malum ve mahut dizi, Osmanlı hakkında baştan sona devletçi-statükocu ve oryantalist bakış açısını yansıtıyor. Bu çağdışı bakış açısına göre Osmanlı sultanları yiyip-içmek ve haremde eğlenmek dışında bir şey yapmıyorlardı…
Hukuka göre, yaşayan insanlara olduğu gibi ölmüş insanlara da küfretmek, onların manevi hatıralarına hakaret suçtur. Fakat malum diziye yönelik hiçbir yargı organı harekete geçmedi. Sadece RTÜK, o da kitle halindeki şikayetlerin zorlamasıyla, küçük bir uyarı cezası verdi.
Anlaşıldı ki bu ülkede Osmanlı"ya küfretmek, Osmanlı"yı küffarın gözüyle resmetmek hala makbul ve muteber. Hala cezadan muaf… Yazıklar olsun!
Bazıları övünerek, Türkiye"nin sömürgeleştirilmediğini söyler. Doğru, topraklarımız sömürgeleştirilmedi ama zihinler sömürgeleştirildi. Kültürel sömürgeye maruz bırakıldık. Aydınlarımız sömürgeci Batı tarafından iğfal ve idlal edildi. Aldatıldı ve saptırıldı…
SAİD-İ NURSİ ELEŞTİRİNCE MAHKEME DEVREDE
Malum dizinin yayına girdiği günlerde Hür Adam isimli bir sinema filmi de vizyona girdi. Orada çok masum bir sahne var. M. Kemal Paşa ile Said-i Nursi tartışıyorlar. En sonunda M. Kemal Paşa “Hoca!” diye bağırıyor; Said-i Nursi de “Paşa!” diye bağırıyor. Sahne burada bitiyor.
Bu kadar masum ve tamamen fikir tartışmasından ibaret bir sahne yüzünden hemen savcılar hareket geçti ve film mahkemeye verildi. Şu anda film mahkemelik olmuş durumda. Bakalım ne sonuç çıkacak?
Bu film dolayımında, kendilerine “Kemalist Sol” ya da “Ulusalcı Sol” diyen bazı çevreler Said-i Nursi"ye ağız dolusu küfrettiler; hakaretler yağdırdılar. Fakat hiçbir savcı, hiçbir mahkeme harekete geçmedi.
Şimdi sormak lazım Kanuni"ye ve Said-i Nursi"ye alenen ve ağır bir şekilde hakareti savcılar neden hoş görüyor da iki kişi arasındaki masum bir fikir tartışmasını soruşturmaya dönüştürüyorlar?!…
Güya, Atatürk"ü koruyorlarmış. Atatürk korunmaya muhtaç bir şahsiyet mi? Yasal koruma olmazsa Atatürk"ün hatırası ayaklar altına mı alınacak? 1951"e kadar böyle bir kanun yoktu. Kanun yok diye Atatürk"e hakaret mi edildi? Hayır.
YALÇIN KÜÇÜK HAKARET EDİNCE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE GİRİYOR
Atatürk"ü koruma kanunu konusunda bile ayrımcılık yapılıyor. İslamcılar ve liberaller Atatürk"ü eleştirdiklerinde (hakaret değil eleştiri) kanun hemen devreye sokuluyor. Fakat statükonun ve derin devletin adamları eleştirdiğinde kanun işletilmiyor.
Bunun en bariz örneği Yalçın Küçük"tür. Ergenekon sanığı Yalçın Küçük 90"lı yıllarda Atatürk"ü eleştirmenin de ötesine geçiyor ve alenen hakaret ediyordu. Küçük"ün yoldaşı Doğu Perinçek de bu yıllarda çıkardığı 2000"e Doğru dergisinde Atatürk"ün dinsiz olduğuna dair yayınlar yapıyordu...
Liberal Atilla Yayla hakaret kastında bulunmaksızın “Bu Adam” dediğinde hemen dava açan savcılar, Yalçın Küçük"ün ağır eleştirilerini, Atatürk"ü “Korkunç İvan”a benzeten hakaretlerini görmezden geldiler. Hiçbir savcı harekete geçmedi. Çünkü 90"lı yıllarda adı konmamış bir darbe yaşanıyordu ülkemizde.
ATATÜRKÜ KORUMA KANUNU NASIL ÇIKARILDI…?
Baştan söylemek gerekir ki, tek tek her tarihi şahsiyet için kanun çıkarılmaz. Kanun soyut, genel, eşit ve objektif olmalıdır. Adrese teslim, zata mahsus kanun olmaz… Hiçbir çağdaş ülkede böyle bir kanun yoktur.
Hukuk tüm insanları eşit bir şekilde korur. Ünvanlı-ünvansız ayrımı yapmaz. Her insan “insan” olduğundan dolayı saygındır, dokunulmazdır. Hem cesedine hem de şahsiyetine saldırılamaz.
Hukukun bu açık hükmüne karşın 1951 yılında Celal Bayar"ın girişimleriyle Atatürk"ü Koruma Kanunu çıkarıldı. Bu kanun dört başı mamur bir provokasyon sonucunda çıkarıldı.
28 Şubat"ta nasıl aniden Aczimendiler diye bir grup türedi ve darbeyi olgunlaştırdıysa; 1950 yılında DP iktidara geçince de aniden Ticaniler diye bir grup ortaya çıktı. Önlerine gelen Atatürk heykeline saldırmaya başladılar.
Celal Bayar da hemen meclisi toplayıp böyle bir kanunu zorla çıkarttı. Zorla diyorum; çünkü bu kanuna hem CHP"liler hem de DP"lilerin büyük çoğunluğu karşı çıktılar. Nitekim ilk oylamada kanun tasarısı reddedildi.
Red gerekçeleri şunlardı:
CHP"li Falih R. Atay"a göre Atatürk"ü putlaştırmamak gerekir. Böyle bir kanun Atatürk"ten bahsedilmesine mani olacaktır.
DP"li Halide Edip de Atatürk"ün ilahlaştırılmasına hizmet edecek olan bu kanuna karşı olduğunu bildiriyordu.
İstiklal Savaşı komutanlarından DP"li Selahattin Adil Paşa ise şunları söylemişti:
“Atatürk meşhur diktatörlerdendir. Bir diktatör hakkında böyle bir kanun çıkarılması doğru değildir. Bu memlekette 14 Mayıs"tan evvel müspet bir iş yapılmamıştır. 14 Mayıs inkılabından sonra Atatürk inkılaplarından bahsedilemez. Böyle bir tasarı ayrıca dinimize de aykırıdır.” (“Yeni Sabah”, 18 Nisan 1951)
Hem iktidar hem muhalefet kanadından gelen bu eleştirilerden sonra Kanun tasarısı reddedildi. Bayar ve hempaları kanunu kılıfına uydurmak için o sıralarda ülkemizde bulunan Yahudi kökenli hukukçu Ernst Hirsch"in kapısını çaldılar. Hirsch kanun tasarısını kılıfına ve kitabına uydurdu, bilimsel kavramlarla makyajladı ve kanun yeniden Meclise taşındı. Bu defa tasarı -zorlama bir yöntemle- kanunlaştırıldı.
Hirsch, hiçbir Batılı ülkede olmayan böyle bir kanunu Türkiye"ye uygun bulmuştu. Tam bir oryantalist yaklaşımı içindeydi: Doğuda böyle şeyler olur; Doğu ilkeldir… Doğululara yakaşır… Günümüzde de hiçbir Batılı üniversitede başörtüsü yasak olmadığı halde AİHM Türkiye"deki başörtüsü yasağını “hukuka uygun” buldu. Batı aynı Batı…
Bu kanun çıktıktan sonra Ticaniler kaybolup gittiler. Maksat hâsıl olmuştu. Tıpkı Aczimendiler gibi birden kayboldular. Müdahaleyi/darbeyi olgunlaştırıyorlar ve kaybolup gidiyorlar. Özgürlük ve demokrasi dışı tüm kanunlar/tüm müdahaleler bu yöntemle çıkarıldı…
Günümüzde de bu yöntemi uygulamak istiyorlar ama artık tutmuyor. Halk aydınlandı. Bilgi kaynakları çoğaldı ve serbestleşti. Artık ucuz provokasyonlar, tertipleyenlerin ellerinde patlıyor.
Tarih ve eleştiri bağlamında son olarak şunu söylemek istiyorum: Kimse eleştiriden muaf değildir. Peygamberler dışında kimse günahsız, masum değildir. Herkes eleştirilebilir. Ama eleştiriler doğru bilgiye dayanmalı, saygı dairesinde yapılmalı; küfür ve şiddet içermemeli… Fikir alanının dışına çıkılmamalı. Bel altına vurulmamalı…
NOT: Yalçın Küçük"ün Atatürk"e hakaretleri, epey yer kaplayacağından gelecek yazıya bırakıyorum.
http://www.stratejikboyut.com/yazi/kanuni,-ataturk-ve-said-i-nursi-1128.html
Son Güncelleme (Çarşamba, 16 Mart 2011 16:06)
YST2009
Designed by i-cons.