BASINDAN SEÇMELER
Salâ(mı) dinlerken / M. Çetin
|
|||||
|
Teravihin uzunluğu ve meşakkati onlara olan dikkatimi ve rikkatimi fazlasıyla cezbetti. Dikkatim rikkate ve nihayet şefkate inkılâb ederken Risâle-i Nur’un dört esasındaki şefkatin, hayattaki isabetini bir kere daha yaşayarak idrak ettim. Namazdaki hûşûma, bu tefekkür bir başka âlemi dahil etti. Bütün insanî ve hayvanî ihtiyarların ve yaşlıların hayalen bir araya, yanyana gelerek ittifak ve ittisâli ile hâsıl olan mana külliyet kesbetti. Böylesine küllî mânâ ile, rahmet ve şefkat-i İlâhiyenin celbine vesile olan hâli, insanlara vererek hikmetini ve kudreti anlatmak isteyen İrade-i İlâhiye ve Kudret-i Rabbaniyeye değil gücenmek aksine şükrettim.
Bu tefekkür ertesi günü ikindi sonrası okunan salâ ile bir başka manaya taşıdı beni. Nasıl da yanık okuyordu. Çocukluğumdan beri zihnime yerleşen, rahmetli müezzin Ahmed hocanın yanık, içli ve derunî sesini hatırladım. Derken hayatımın bütün sahnelerini sinemanın değişen, değiştikce ayrı ayrı ibretlik hâllere dönüşen sahneleri gibi hatırladım. Gençliğim, Nur cemaati ile tanışmam, öğretmenliğim ve öğrencilerim, nihayet ailevî ihtiyaçtan dolayı istifam ve ticarî hayatım, uzatmayayım işte Anadolu’nun timsali olan köyde geçen Ramazanlı günlerim. Okunan salâ; beni, işimden ve eşimden sessizce ayırdı, musallânın üzerindeyim. Etrafımdakiler bana bakıyor ve okuyorlar “İyyake na’büdü ve iyyake nestaîn”lerini hatırlıyorum. Hayatım boyu ibadetimi O’na yaptığımı hatırladım. Şimdi daha ciddî olarak bulunduğum musallâ taşında ve biraz sonra konulacağım kabirde yine Rabbimin istiânesine ve yardımına ihtiyacım olduğunu anlıyorum. Bu hakikatin ve imanın getirdiği itminan rahatlatıyor ve sadece ibret ve tefekkür ile seyrediyorum, beni seyredenleri. Keşke sesimi duyabilselerdi, onlara çok değil az, ama öz diyeceklerim var idi. Geçmiş ve gelecek zamanın geniş aralığına hükmedemeyen ama sadece şimdiki zamanın dar, kısa aralığı olan “ân”a hükmeden, yalnızca o kadarcık var olabilen hayattan ziyade büyük bir hakikat olan ölümü hatırlamalarını, onunla arkadaş olmalarını, nihayet onu sevmelerini anlatacaktım. Azrail’i (as) sevdiğini söyleyen Üstadımı, salâmı huzurla dinlediğim musallâ taşında rahmetle andım. Ahirzamanın girdabında, ağır imtihanında çalkalanan insanlara bu hakikatı anlatmakta ne kadar da arzulu ve hakikatli olduğumu burada, musallâ taşında bir kere daha anladım. Ölümün sahnesi olan musalla taşı, hem dünyaya, hem de ahirete bakar. Ben bu taşta dünyaya bakarken hiç de üzülmediğimi hayretle görüyorum. Öteden beri çok arzulu ve iştiyaklı olduğum ahiret yolculuğuna başladığım için aksine sevindiğimi hissediyorum. Şairin dediği gibi ben de “Ümitler içindeyim, Rabbim çok şükür ölüyorum” dediğini kalbimin dilinden işitiyorum. Ölümün “şeb-i arûs” olduğunu söyleyen Mevlânâ, ne kadar da haklı imiş. Zira Üstadım vuslat kapısı olarak tasvir ederdi. İşte bu kapıdayım, musallâ taşının üzerinde. Keşkelerimden daha fazla şükürlerimin olduğunu hayretle izlemekteyim. Hizmetin içerisinde olma ile verilen nimet olduğunu anladım artık. Bunlara da şükretmem lâzım idi. Müezzin bu şükrü salânın son cümlesi ile hatırlattı ve ben de hamdettim. Tekrar dünyadayım, hem de eşimin yanında, evimde. Onlar bana, ben onlara bakarken herkes göz penceresi ile seyrediyordu birbirini. Sanki diyeceklerimiz var idi. Önce ben söylemek istedim; hayalen, tefekküren yaşadıklarımı anlatmaya çalıştım. İçli ve hisli gözyaşları ile dinlediler. Sohbetin ardından hayat, dünyaya daldı gitti işte… “Nereye dalarsanız dalın, nereye kaçarsanız kaçın, ama ben eninde sonunda karşınıza çıkacağım ve benimle iyi anlaşmaya bakın” diyordu lisan-ı hali ile o. Bu Ramazan-ı Şerif hakikaten pek feyizli geçmekte. Hayatımdaki her şey, yaşadığım, hissettiğim ne varsa “Rabbimin bir fazlıdır” hakikatını; dünün ve yarının musallâ taşı olan bugünde bir kere daha söyleten Rabbime sonsuz kere daha hamdediyorum. |
|||||
| 20.08.2011, http://www.sentezhaber.com/salâmi-dinlerken-makale,8249.html |
YST2009
Designed by i-cons.