Arûz vezni ile yazdığım bu dörder mısra’lık şiirleri, arûzla yazılan diğer manzûmelerden ayrı bir kitapta toplamak istedim. Bence, bunların büyük bir kısmı, diğerlerine göre daha âhenkli, daha şiire yakın...
Kısa oluşları, anlatıma kolaylık ve berraklık veriyor, kanâatindeyim. Eski tarzdaki dörder mısra’lı şiirlerin arasına, yeni tarzda dörtlükleri de kattım.
Dalgaları biteviye oynayan denizin yakamozları gibi bir anlık duyuşları; titreşen yıldızlar gibi geçici sezişleri mısra’larla zabtetmeğe çalıştım. Bâzen, anlam duyguyu yendi; bâzen de, mânâ ses ve âhenge kurban gitti.
Yazdıklarımın san’atkârâne olmasını elbette isterdim. Fakat, edebiyâtın bu dalı öyle büyük san’atkârlar gördü ki, bizim gibi, klasik edebiyâtın son nefeslerine ancak yetişen nesle, yapabilecek fazla bir iş kalmadı.
Yine de, böyle bir ummanda birkaç kulaç atabilmiş olmanın bahtiyârlığını tatmak büyük bir saâdet...
Umarım, Sizlerle bâzı mısra’larda paylaşabileceğimiz duygularımız bulunur.
[*] Dr. Alâeddin Yavaşça tarafından sâz-kâr makàmında bestelenmiştir.
Annen daha sağsa, bil, aman kıymetini;
Fırsat diyerek bu hâli, gör hizmetini.
Îkàz ediyor, önemle, Peygamberimiz:
Neymiş ana hakkı, öğretip, ümmetini...
19.3.1990
SİİRT’TE YILLAR
Ömrümde, şükür, bunca saâdet olacakmış;
Gerçekde hayât, böyle berâber yaşamakmış!
Dostlar ile yıllar ne çabuk geçdi Siirt’de:
Tam on iki yıl..sanki zaman sel gibi akmış...
Ocak, 1992
Ekser, ağacın kàtili, baltaysa; yine;
Sap, aynı ağaç cinsine âit, biline!..
Şeytan sana neyler; onu nefs dinlemese…
Dizginleri hiç verme o nefsin eline!
Ş. Urfa, 17.04.2010
Samsun’da İki Polis Şehid Edildi
Belliydi o kıvılcımla bu yangın çıkacak;
Bir yumruğa, kimler, kime kurşun sıkacak!
Tezgâh yine tekrarlanıyor; halkım, uyan!
Sönsün bu alev, sönmeden evvel çok ocak…
Ş.Urfa, 18.04.2010
Volkan Patladı
Deprem, heyelan, fırtına, sel, dalga suda;
İzlanda’da bir volkanı patlattı Hüdâ…
Kaç ülkeyi tehdîd ediyor kül bulutu;
İnsanları îkàz-ı İlâhiydi bu da!
Ş.Urfa, 18.04.2010
Keneler Ortaya Çıktı
Her yıl bu vakit çıkmada korkunç keneler;
Yok kırda, çayırlarda huzûr son seneler.
Biçtiklerimiz, ektiğimiz şerre cezâ!
Afvetmese Allah, görürüz başka neler?
Ş.Urfa, 13.05.2010
Ma’rifetullâh
Kim nefsini bilse Hakk’a bir yol açılır;
İrfân ile süslenir ve hikmet saçılır.
İlmin başı öncelikle Allâh’ı biliş;
Îmanla hayır yapıp günahdan kaçılır.
Ş.Urfa, 18.04.2010
Kargaymış o, rehber diye uyduklarımız;
Akreb oluvermiş cebe koyduklarımız.
Ahlâkta tedennî dibe varmış, ne yazık!
İnsanlığa şâyeste mi duyduklarımız?
Ş.Urfa, 01.05.2010
İsrâîl OECD’ye girdi
Engelleyecek zannederek beklediler;
“Tercîh eder İsrâîl’e, Türkler.” dediler.
Ummazdı Filistin, bunu bizden, ne yazık!
Milletde değildir ki hüküm; bilmediler…
Ş.Urfa, 13.05.2010
Zonguldak’da 30 Can Gitti
Hep böyle felâket mi, İlâhî, bize şu,
Tedbîr ile önlenmesi mümkin grizu?
Her vak’ada bol söz verilir, sonra biter!
Yok ders çıkaran, işçide, patronda; ne bu?!!
Ş.Urfa, Mayıs 2010
Devlet diye İsrâil’e kimler güvenir!
Ancak ona haydut ya da korsan denilir.
Hürmet edecek sanmayınız; gizli-açık,
Dünyâ ile hep dalga geçip eğlenilir.
Antakya, 22.07.2010
İnsanda bu a’zâ ve bu âlât ne için?
Rûhen, bedenen bir sürü hâlât ne için?
Pek çok kişi idrâk edemez; ah, ne yazık!
Hilkatdeki san’at ve kemâlât ne için?
Antakya, 01.09.2010
Sesler bize bestelerde mîras kalıyor.
Bir eski plak, Şerîf Muhiddîn çalıyor:
Gönlündeki yangının alevden dili ûd;
Tavrındaki farkla aklı başdan alıyor.
Antakya, 12.09.2010
Eylûl ve ikindi, benziyor birbirine.
Yaz bitdi ve gün erişdi son demlerine.
Güz mevsimi, akşamın garîb hüznüne denk.
Ömrün de hazânı geldi, gençlik yerine.
Antakya, 21.09.2010
HİCİV RÜBÂÎLER
Futbol mu, siyâset mi veyâ kahve falı?
Artist mi, filmler mi? Ohoo.. orta malı!
On parmağı yüz ilme mezar bir medenî...
Al kelleni, vur top gibi, ey boş kafalı!
29.8.1975
Koşmuş idi Almanya’dan İngiltere’ye,
Ardından Avusturya’ya borç istemeye.
Her gitdiği yerden alarak bolca hava;
Şef, başladı bol nâneli aşlar yemeye...
23.5.1978
Samsun’da coşan milleti gördün ya o gün;
İnletdiler, aynen, koca İstanbul’u dün.
Yurt sevgisi bayraklaşarak kalblerde,
Tekbîr ile çıkmış idi tâ Arş’a bütün...
23.5.1978
Akgün dese, bil ki, kapkaranlık gecedir.
Çat şurda, çat orda: sanki bir bilmecedir.
Dünyâyı dolaşdı, gezdi; lâkin eli boş,
Bir koskoca hiçle döndü hazret, nicedir...
23.5.1978
Yıllar boyu zâten bunu beklerdi adam:
“Ambargoyu kaldırmadılar; sanki ne gam!
Bir böyle sebeb olsa da çıksak NATO’dan,
Sağolsun İvan var; ne çıkar olmasa Sam!”
25.5.1978
Gez çarşı – pazar, halka “Nasılsın?” diye sor;
Seyret ki, nasıl yüzleri al al, mor mor!
Hâriçde gazel atmağa benzer mi bu iş?
Elbet de hükûmet olabilmek çok zor!
4.6.1978
İmhâ edilirken nice bin ders kitabı
Ramses gibi, keyflendi maârif kasabı.
Millî olanın düşmanı TÖB-DER’li bakan;
Vermem sanıyor olmalı bir gün hesabı...
27.8.1978
Ahmet Türk’e Yumruk
“Kürdüm.” dedi; siz cebr ile “Türksün!” dediniz.
“Bir başka, lisânım..” dedi; söyletmediniz.
“Kuyruklu!” deyip, burnuna yumruk vurarak;
Bin yıldaki kardeşliği mahv eylediniz…
Ş.Urfa, 15.04.2010
Kürd’e Türk’e Tavsiye
Kimlerce, derinlerde kurulmuş PKK?!.
Düşmüş dama, hak tâlibi safdîl humakâ…
Kardeşliğe, dindaşlığa sığmaz bu gidiş;
Türk - Kürd demeyip birleşerek çâre ara…
Ş.Urfa, 15.04.2010
Hâdiseleri Değerlendirirken
İnsanda ilim, hem de cehâlet bulunur.
Her ırkda sadâkatle ihânet bulunur.
Bir cüz’e bakıp küllünü takbîh olamaz;
İnsaflıda elbette adâlet bulunur…
Ş.Urfa, 15.04.2010
Halka Arz
Hak gasbı, zulüm, söndürür ikbâlimizi.
Tanzîm edelim adl ile ef’âlimizi.
Artık yamalık tutmaz o kànun, bu yasa;
Gel, halka gidip arz edelim hâlimizi…
Ş.Urfa, 15.04.2010
Bilmece
Kimler yönetir ülkeyi, kim hizmet eder?
Meclis kimi temsîl ile vaz’iyyet eder?
Cumhûriyetin anlamı gerçekte nedir?
Mevkîini, kim, kendine bir âlet eder?
Ş.Urfa, 15.04.2010
ETÖ
Bağrında yetişmiş nice insan, vatanın;
Korkunç ne planlar yapıyormuş!.. Utanın!
“Tuz koktu!” bakın. İşte misâl: Ergenekon;
İhbâr edenin ceddine rahmet, tutanın…
Ş.Urfa, 15.04.2010
Yüksek Memur
Halk verdi o mevkîi, büyüklen, diye mi?
Hor gör; ezerek sırtına yüklen, diye mi?
Civciv de çıkar, amma, beğenmez kabuğu;
Hiç benzemiyor bir kuşa şeklen, diye mi?
Ş.Urfa, 15.04.2010
Maşalar
Hiç darbeye kàdir olamazlar paşalar;
Her emre muti’ olmasa aptal maşalar.
Millette hukuk kaygısı, hürmeti olsa;
Kim hakkını gasben alarak, böyle çalar?!.
Ş.Urfa, 16.04.2010
Parti Liderliği
Parsellenerek parti ganîmet alınır.
Hem, kayd-ı hayat şartı esastır; kalınır.
Elden kaçırılmış ise koltuk, o zaman,
“Yok zurnada peşrev.” diye, bir şey çalınır…
Ş.Urfa, 18.04.2010
Halkın Hâkimleri
Kim halka sorar, biz buradayken, yasayı?
Kaptırmayız asla, ona koltuk-masayı!
Halk vergi verir, hizmet eder, bir de ölür…
Biz lezzeti seçtik, ona verdik tasayı…
Ş.Urfa, 10.05.2010
Halk
Hürriyeti aldık diye aldandı adam;
Sultanları kovduk ya bugün, gayri ne gam!
Tâc gitdi de, taht kimlere mîrâs kalacak?
Tellâk değişir, aynı kalırmış bu hamam…
Ş.Urfa, 10.05.2010
Baykal Zeytinyağı Gibi
Kim hırsızı tuttuysa, o, zindâna konur;
Halt etme değil, haltı duyurmak suç olur.
Zeytinyağı hep üste çıkar: kàidedir…
Baykal’sa atan, dâim aşık, cuk oturur!
Ş.Urfa, 13.05.2010
DÖRTLÜKLER
Değildir ma’rifet insan doğup da
Olup mâdûn-i hayvan, kabre girmek.
Nedir gàyâtı Hallâk’ın, bulup da,
Budur tek ma’rifet, insanca ölmek...
Ekim 1972
Ne güzel ni’met elemsiz yaşamak!
Su, tuz, ekmek, hava elbet de yeter.
Ne çıkar olsa yarım aç, çıplak;
Geçdi zâten şu ömür.. bitdi – biter...
Ekim 1972
Ömrün ebedî sanma, a nefsim, geçecekdir!
Hem, ekdiği şey neyse her insan biçecekdir.
Vehmetme sakın, Arz’da kalınmaz ebediyyen;
Öyleyse düşün, neydi senin burda vazîfen!
21.12.1972
Kizb sevilmez, çünki küfrün kizbdir mâhiyyeti.
Sıdkı ihyâ, ehl-i Hakk’ın sa’y ü gayret, himmeti.
Çünki sıdk olmazsa îmânın da kalmaz kıymeti.
Oysa îmândan doğar mü’minlerin tek kuvveti.
21.12.1972
Mâzîde kalanlar sana ma’dûm;
Âtî de değil ilmine ma’lûm.
Hâlin ise bir lemha-i seyyâl.
Öyleyse çalış, ol daha cevvâl!
21.12.1972
Okuyordu Hâfız Osman
O yanık sesiyle Kur’ân.
Veriyordu rûha haşyet
Düşünürken âyet âyet...
21.12.1972
Nedir keder, nedir hüzün?
Güzel görüp güzel düşün!
Güler hayat, güler yüzün;
Geçer gecen ve gündüzün...
19.12.1972
Her geçen gün bir adımdır: yaklaşırsın kabre doğru.
Hangi gün, hiç belli olmaz, son bulur er – geç hayâtın.
Olma gàfil! Bil ki, dünyâ tez geçer, ey Âdemoğlu!
Çok çalış, çok tevbe et sen, gelmeden evvel memâtın...
19.12.1972
Kin, gayz, adâvet yok sana;
Mü’minler ancak kardeşim.
Düşman benim nefsim bana;
Cehdim budur, zordur işim...
19.12.1972
Nasîb etse Allâh, dolaşsak bu yaz,
Gezersek berâber görürsün oğul!
Şu yurdun güzelliklerinden biraz.
Çalış evvelâ, bitsin oğlum, okul...
19.12.1972
Dinle, bak: “Essabru miftâhi’l- ferec.”
Der, Ebu’l- Kàsım Muhammed (asm), müjdeler.
Sabreden bilmez nedir aslâ harec.
Hakk Teâlâ bahşeder er – geç zafer...
21.12.1972
Evet var: “İnneme’l- a’mâlü bi’n-niyyâti”, hak yenmez!
Fakat câhil olan sâdıkların ef’âli ma’lumken,
Mesel olmuş: “Yaparken kaş, çıkartır göz.”, nasıl denmez:
Akılsız dost muzırdır belki bin a’dâ-yı âkilden!
21.12.1972
A’mâle güvenme yapdığında.
Ucbun sonu mutlakà dalaldir.
Dur havf ü recânın ortasında,
Ye’sinle bu ucbun ayni hâldir.
22.12.1972
HADÎS-İ ŞERÎF MEÂLİ
“Bir kavm ki, eyler istişâre;
Her derde verir Hudâ da çâre.
Elbet kavuşur salâh-ı hâle;
Hem rüşde erer o, hem kemâle.”
12.2.1973
Bir ağaç altına yatmış, düşünürsün memnûn...
Kuş cıvıldar, kuzu zıplar.. beğenirsin yerini.
Müjdeler dalda çiçekler, sana, yaz günlerini.
Canlanır ölmüş olanlarla berâber umudun...
11.8.1975
Benim için şu ağaç altı bir saray gibidir.
Beton yığınları altında rûhumuz ezilir.
Bütün ömür geçiyor hasretiyle hep çayırın,
Ağaçların, denizin, çağlayan suyun ve kırın...
11.8.1975
Bekliyor ağzını açmış canavar.
Lokma yapmışdı ya, artık yutacak!
Bereket, halkda henüz îmân var;
O belâdan bizi sâlim tutacak...
24.6.1976
Güz mevsiminin kederli hâli
İzler bırakır.. sararmış izler!
Rûhumda fakat bahar hayâli
Bir habbe yeşil ümîdi gizler...
24.3.1977
Yine bir gün doğuyor, kalkıyorum sağ – sâlim.
Yine bin türlü ümidler dolu çarpan kalbim,
Yine bir gün boyu dünyâyı saran âmâlim...
Yaşamak hoş! Sana binlerce şükür, yâ Rabbim!
13.6.1977
Ramazan geldi mi, başlar bolluk;
O ne ikram, o nasıl ihsanlar!
O ne hâlis, o ne candan kulluk!
Melek olmuş sanılır insanlar...
15.8.1977
Rabb’i, Peygamber’i râzı edebilmekse merâm;
Dâimâ rehberin olsun yüce Eshâb-ı Kirâm.
Ve bu sûretle eğer, nefsini etdin ise râm,
İşte dostum, o zaman her gün olur bir bayram...
7.10.1977
Önce yağmur, sonra gün.. oh, ne hoşdur gezmesi!
İlkbahar mevsimlerin, bence, en şâhânesi...
Yemyeşildir dağ – bayır; iç açar bülbül sesi!
Her tarafdan fışkırır, bak, hayâtın şu’lesi...
24.4.1978
Sığındı dört yana herkes,
Kaçışdı şimdi sokakdan.
Şakır şakır duyulan ses
Çıkar yağan sağanakdan...
26.4.1978
Verelim kuvveti hakkın eline,
Ezelim fitneyi; birlik olalım!
Kapılıp biz de bu gayret seline,
Ele bel bağlamadan kurtulalım!
4.6.1978
Binlerce musîbet başa gelse,
Şükreyleyerek sabrederiz biz.
Dünyâda bekà yok; biliriz de
Ukbâya ne müştâk gideriz biz!
29.6.1978
Medeniyyet bizi bencil yapdı;
Âdetâ nefsine herkes tapdı!
Eski insan daha çok mes’utdu;
Çünki îmân ve amel mevcutdu...
3.8.1978
Kâmilleri sevdim okuyup menkabelerde;
Parlar o güneşler ebediyyen yücelerde.
Her sâhâda mürşid idi, rehberdiler onlar;
İnsanlığa şan katdı, şeref verdiler onlar...
27.4.1983
Her inceliğin, ses ve sözün zevkıni almış;
His sâhibi, erbâb-ı kemâl kaç kişi kalmış?
Kırk yıl ateşin yakdığı söz şi’re ererken;
Onlar ya bulunsaydı, doğaydım ya ben erken...
28.4.1983
Yıllarca emek sarfedilen işlere baktım:
Kesb eylediğim her şeyi bir âh ile yaktım!
Âhir şu çorak toprağa, hissiz taşa döndüm.
Gelmiş idim üryân; yeniden, ben, başa döndüm.
Ş.Urfa,10.04.2010
HİCİV DÖRTLÜKLER
Sanmıyorum ki, isteğin Avrupa’dan ilim ve fen...
San’ati, sa’yi hiç değil! Ap – açık işte felsefen:
Yalnız oyun, sefâhatin türlüsü, sonra bir moda..
Oynadı, oynadın hemen; benzedin aynı maymuna...
20.12.1972
“Haydi, kurtulmalı artık bu vatan!”
Diye millet, nice bayrak açmış.
Muhteşem orduda herkes komutan,
Rütbesiz askeri, tekmil, kaçmış...
24.6.1976
İstiyorlar daha yüksek ücret
İşçi, me’mur ile meb’us ve vekîl...
Artacak sebze, şeker, ekmek, et..
Yine işsiz olacak böyle sefîl...
24.6.1976
Sosyalistin, komünistin sen idin ümmîdi.
Ah! O hülyâlar, emeller ne kadar tatlı idi!
İşçi kardeş, yaşa sen! Çok iyi bir ders verdin:
“Âlet olmaz size hiç kimse!” deyip, gösterdin...
24.3.1977
Kızıl müzik çalınmada:
Grev! Grev! Grav! Grav!
Vatansa parçalanmada!
Kim avcıdır ve kimdir av?!.
24.5.1978
[Tevfik Fikret’in “Târîh-i Kadîm’e Zeyl”inin son mısrâ’ı:
“Sen ne dersin buna, ey Molla Sırât!..” üzerine.]
Koca Âkif ne demiş, bilmiyorum.
Acırım ben sana, kızmak yerine.
İstemez çünki ne te’vil, ne yorum;
Küfrün ikrârı derim, sözlerine...
10.10.1980
Hicve Dönüş
Atlas diye çul kaplanıyor olsa da yorgan;
Gergefte ipek ipliğe benzer mi hiç urgan?
Güldük, nice ağlanacak hâlleri gördük;
Mîzâhı çuvaldız ile tığlar ile ördük.
Ş.Urfa, 10.04.2010
LÜGATÇE
A
a’mâl : işler
abd : kul, köle
abes : boş, saçma (şey)
âcil : acele
acz : kudretsizlik; beceriksizlik
a’dâ : düşmanlar
adâvet : düşmanlık
adl : doğruluk; adâlet
ahbâb : dostlar; sevgililer; tanışlar
âhenk : uygunluk; düzen
âhir : son, sonunda
âhiret : ölümden sonraki hayât
âidât : üyelik için ayda verilen paralar
âkibet : nihâyet, son
akid : bağlanma; sözleşme
âkil : akıllı
âlem : dünyâ; herkes, insanlar
âmâde : hazır
âmâl : emeller, ümitler
amel : iş; ibâdet
anarşi : kargaşa, yasa tanımazlık
an-garîb : yakından (galat: tez zamanda)
arş : göğün en yüce katı
arz : yeryüzü; dünyâ
arzu : istek
asır : yüz yıl
âsî : karşı gelen; isyâncı; günâhkâr
asîl : sağlam kökten; edepli, terbiyeli; asıl
âsûde : rahat, gàilesiz, huzûrlu
âşikâr : belli, açık
atâlet : tenbellik; hareketsizlik
âvâz : ses, sadâ; bağırma
âyet : Kur’ân’ın bir cümlesi; işâret
ayyûk : göğün yüksek yeri
âzâde : hür, serbest
azamet : büyüklük, ululuk; çalım, kurum
B
bahş etmek : bağışlamak, vermek
Bâkî : dâimî olan Allah
Barla : İsparta ili, Eğridir ilçesine bağlı bir bucak
bedbaht : tâlihsiz
Bedîüzzamân : 1878-1960 yılları arasında yaşamış; yeni bir tefekkür ve
anlayışla Kur’ân’ı tefsîr ederek 130 parça eser vermiş büyük İslâm âlimi
bekà : devamlılık, devamlı olan âhiret âlemi
bereket : bolluk; Allah vergisi
beste : şarkının makam ve âhengi
beşer : insan
beşeriyyet : insanlık
beyhude : boş yere
bezletmek : bol bol vermek; saçmak
Boztepe : Trabzon’da bir tepe
bülend : yüksek
bülend-âvâz : yüksek sesle bağıran
bürhân : delil, isbât
C
cadde-i kübrâ : en büyük yol; Kur’ân’ın yolu
câhil : bilgisiz; genç; tecrübesiz
cânî : cinâyet işleyen; adam öldüren; günahkâr
cedd : dede, ata, soy
cehd : çalışma, çabalama
cemâat : insan toplulukları
cem’iyyet : topluluk
ceryan etmek : (olay) olmak
ceryan : akan; elektrik
cesâret : yiğitlik; yüreklilik
cevher : elmas; değerli taş; ebced hesabında noktalı harfler toplamı
cevr : haksızlık; ezâ, cefâ
cevvâl : koşan, dolaşan, hareket eden
cihân : dünyâ
cihet : yön, taraf
cinnet : delilik
cirm : cisim, hacim
Ç
çam : (şiirde) Barla’da, dağda, Üstâd Bedîüzzamân’ın üzerindeki çardakta tefekkür ettiği çam ağacı
Çamlık : Trabzon’da bir mesîre yeri
çâre : yol; yardım; ilâç; tedbîr
çınar : (şiirde) Barla’da, Üstâd Bedîüzzamân’ın evinin önündeki, üzerindeki çardakta ibâdet ve tefekkür ettiği ulu çınar ağacı
D
dalâl : doğru yoldan sapma
dehr : dünyâ; zaman, devir
dermân : ilâç, çâre; güç, kuvvet
deryâ : deniz
devâ : ilâç
dişbudak : bol yapraklı bir ağaç
dîvân : şiir mecmûası
dîvâne : deli
dûr : uzak
düstûr : kural
E
ebced : Arab harflerine verilen îtîbârî değerlerle yapılan bir çeşit hesap
ebed : sonu olmayan gelecek zaman
ebediyyet : sonsuzluk, dâimîlik
ecdad : atalar
ecnâs : cinsler, çeşitler
ef’âl : işler
efkâr : fikirler
ehemmiyyet : önem
ehibbâ : dostlar, sevdikler
ehl-i hakk : doğru kişiler; îmânlılar
elif-bâ : alfabe
emel : ümit, arzu
emniyyet : güvenlik; korkusuz olma hâli
emsâl : örnekler
enfâs : nefesler
erbâb-ı kemâl : olgun kimseler
erenler : ma’nevî rütbe sâhibi kimseler
erk : güç, yetki, iktidar, nüfuz
esâs : asıl, temel; gerçek
esbâb : sebepler
eshâb- kirâm : Hz.Muhammed’in (asm) sahâbeleri
esîr : savaşta düşman eline düşen; kul, köle
esmâ : isimler
etrâf : yanlar; kıyılar
evlad ü iyal : çocuklar ve eşler
eyvâh : yazık, heyhât
eyyâm : günler
F
fânî : geçici, sonu olmayan
fazîlet : iyilik, erdem
fedâ etmek : gözden çıkarmak; uğruna vermek
fedâkâr : kendisini veya şahsî menfâatini esirgemeyen
felâket : musîbet, belâ
felsefe : hikmet bilgisi, filozofi
fen : san’at; müsbet ilim
ferâgat : vazgeçme; el çekme
ferd : birey, tek kişi
feryâd : bağırma, çağırma; sızlanma, şikâyet
fevrî : düşünmeden yapılan; birdenbire
feyiz : bolluk, çokluk; verimlilik
fikr etmek : düşünmek
Firdevs : yedi cennetten birinin adı
fitne : ayartma, azdırma; ara bozma, fesat
Frankenstein : çeşitli mahlûkàtın uzuvlarından meydana getirilerek canlandırılan ve sonunda kendisini îcâd eden doktoru öldüren hayâlî bir robot-insan; canavar
fütûr : bezginlik, usanma, bıkma
G
gàfil : ileriyi düşünmeyen; tenbel; ihtiyatsız
gafletlû : Osmanlıca devlet sâhibi, devlet adamı demek olan devletlû şeklinde yakıştırılmış, gàfil devlet adamı
gâh (kâh) : ara sıra; kimi; bâzı vakit
gam : keder, tasa, dert
gâvur : inançsız; kâfir
gàyât : amaçlar, hedefler, maksatlar
gàye : amaç
gayret : çalışma; kıskanma; kutsal koruma duygusu
gayz : hiddet, öfke, kızgınlık
gazel : klasik doğu şiirinde bir çeşit
gehî : bâzı, ara sıra
gıbta : imrenme
giriftâr : tutulmuş; yakalanmış
gonce : tomurcuk, açılmamış çiçek
H
habbe : tâne, tohum
hâdim : hizmet eden
hadîs : Hz.Peygamber’in (asm) sözü
hâdise : olay, vak’a
hâfıza : ezberleme kuvveti; akıl; beyinde hatırlama merkezi
hâin : ihânet eden; nankör
hakîkat : gerçek
hâl : oluş, bulunuş, duru; şimdiki zaman
halef : birinden sonra gelip onun yerine geçen
hâlet : hâller, sûretler, keyfiyetler
Hâlik : yaratıcı, yoktan var eden Allah
halk etmek : yaratmak
Hallâk : yaratan, yoktan var eden Allah
hamd etmek : Allah’a şükür etmek
hân : hükümdâr, hâkan
harâmî : hırsız, haydut, yol kesici
harb : savaş
harec : zorlama, zorluk
hasenât : iyilikler, hayırlı işler
haslet : (iyi) huy; tabîat, mîzâc
hasret : göreceği gelme, özleme
hâşâ : aslâ, kat’iyyen; Allah göstermesin
haşir : öldükten sonra bütün varlıkların diriltilmesi
haşyet : korku, korkma
hat : yazı; Arab alfabesi ile yazılmış güzel yazı
hatâ : yanlış; günah; kabahat, kusur
havf ü recâ : korku ve ümit
hayâl : insanın kafasında canlandırdığı şey
hayâlât : hayaller, hülyâlar
hayâtdâr : hayatlı, canlı
hayfâ : yazık, heyhât, vah vah
hayyât : terzi
haz : hoşlanma
hazân : sonbahar
hâzik : işinin ehli, usta (doktor)
heder : karşılıksız kalma, boşa gitme
hem-hal : bir hâlde bulunan; birbirine karışmış
herzevekîl : saçma sapan konuşan
heyhât : yazık, ne yazık ki
hezîmet : bozgun, savaşta bozulma
hıfz etmek : korumak; ezberlemek
hırs : sonu gelmeyen arzû; öfke, kızgınlık
hicâb : utanma, sıkılma; örtü
hiciv : yerme; şiir yoluyla alay etme
hicrân : ayrılık; unutulmaz acı
hidâyet : doğru yola getirme
hikmet : eşyânın sebeplerini, faydasını araştıran ilim; felsefe ile ilgili söz ve düşünce
hîle : oyun, aldatma
hilkat : yaratılış, yaratılma
himmet : gayret, emek,çabalama
Hipokrat : Avrupalılarca tıp ilminin babası sayılan zât
his : duygu
hisse : pay, nasîp
hiyanet : hâinlik
Hudâ : Allah
husûmet : hasımlık, düşmanlık
huzûr : rahat
hülyâ : hayâl, kuruntu
hürr : serbest, esir olmayan
hüzün : keder, üzüntü
İ
ibâdet : Allah’ın emirlerini yerine getirme; kulluk
îcâb : lâzım gelme, gerek
idrâk : anlayış, akıl erdirme; yetişme, olgunlaşma
iffet : temizlik; nâmusluluk
iftâr : oruç açma; ramazanda akşam yemeği
ihanet : hainlik etme
ihlâs : samîmiyet; doğruluk; Allah için yapmak
ihsân : iyilik etme, bağışlama
ihtikâr : istifçilik; vurgunculuk; ucuz alıp pahalı satma
ihvân : kardeşler
ihyâ : hayatlandırma, diriltme
îkàz : uyarma
ikrâr : dil ile bildirme; kabul etme
iktidâr : güç yetme; hükûmeti kuran parti
iktisâd : tutumluluk; biriktirme
ilhâm : içe, gönle doğma
ilticâ : sığınma
îmân etmek : inanmak
imhâ : yok etme
in’âm : ni’met verme; iyilik etme
inkâr : reddetme, inanmama
isbât : delil göstererek doğrulama
isim-resim : gereksiz tören
islâh : düzeltme
ismet : günahsızlık
İsrâfîl : dört büyük melekten biri
istikbâl : gelecek zaman; karşılama
istişâre : danışma
isyân : karşı gelme
işgàl : meşgul etme, uğraştırma; istîlâ etme
iştiyâk : şevklenme, çok isteme
ithâm : suçlama
İvan : Rus milletinin remzi (Mehmetçik gibi)
iyâl : geçindirilecek kişi; eş, hanım
iyd : bayram
îzâh : açıklama
iz’ân : anlayış, kavrayış
izzet : değer; ululuk; kuvvet, kudret; hürmet
K
kàbil : kabûl eden; olan, olabilir
kabîl : nev’i; sınıf; gibi, türlü
kàbiliyet : anlama; kabûl edebilirlik, alabilirlik
kabir : mezar
kàdir : kudretli, güçlü
kaht : kıtlık, yokluk
kaht-ı rical : adam yokluğu, iş bilen kimselerin bulunmaması
kâmil : olgun, yetişmiş
kàni’ : kanaat eden, yetinen
Karakuş : aklına estiği gibi hüküm vermekle tanınmış bir hükümdâr
kasr : saray
kat’a : kesinlikle; aslâ
katran : Barla’da, dağda; Üstâd Bedîüzzamân’ın üzerindeki çardakta
tefekkür ve ibâdet ettiği katran ağacı
katre : damla
keder : üzüntü
kefen : ölülerin sarıldığı bez
kemâl : olgunluk
kemâlât : olgunluklar
kerîm : cömert, veren; ulu, büyük
kıt’a : aynı vezinde iki beyitten ibâret şiir
kıyak : (argo) güzel, iyi, uygun
kıyâs : (fıkıh) âyet ve hadîslere göre hüküm çıkartma
kizb : yalan
kof : boş
kudsî : kutsal; Allah’la ilgili; temiz
kusûr : eksiklik; ayıp, yersiz hareket; suç
küfr : inanmama; dinsizlik
L
lafz : söz
lahza : kısa zaman, an
lâkaydî : ilgisizlik
lâkayıd : ilgisiz
lâkin : ama, fakat, ancak
lâl : dilsiz
lâyık : yakışan, yaraşır
lemha : bir göz atış; parıltı, parlama
lemha-i seyyal : akıp giden bir parıltı
leyl : gece
leyl-i regaib : kutsal gecelerden biri
lezzet : tat, çeşni
libâs : elbise
liyâkat : lâyık olma; değerlilik
lutf : hoşluk, güzellik; iyilik, iyi muâmele
M
maârif : bilgi, kültür
ma’dûm : yok olan
mâdûn : alt, aşağı derecede
mağlûb : yenilmiş
mâhir : usta, san’atkâr; becerikli
mâhiyet : iç yüz; bir şeyin içi
mahlûk : yaratık
mahşer : kıyâmetten sonra bütün varlıkların diriltileceği zaman, yer; kalabalık
mahviyyet : alçak gönüllülük
makam : me’muriyet; memurluk yeri
makber : mezarlık
maksad : istek, amaç
maksûd : arzûlar, istekler
ma’lûm : bilinen; belli
ma’mûr : bakımlı; tâmir edilmiş
ma’nâ : anlaşılan; iş yüz; maddenin zıddı
mânia : engel, özür
ma’rifet : bilme, biliş; herkesin yapamadığı iş
ma’sûm : günahsız
ma’yûb : ayıplı, kusurlu
mâzî : geçmiş zaman
ma’zûr : özürlü
me’mûr : emir almış; bir işle görevlendirilmiş
meb’ûs : seçilmiş; milletvekili
meclis : toplantı
medenî : görgülü, terbiyeli, nâzik, kibar
medh : övgü
meftûn : gönül vermiş, tutkun; hayran
memât : ölüm
menkabe : tanınmış veya târihe geçmiş kimselere âit anlatılan ve yazılan hayat hikâyesi (halk dilinde: menkibe)
merâm : istek, niyet, maksat
merâsim : tören
mesel : örnek, ata sözü
mes’ûd : mutlu
mes’ûl : sorumlu
meşgûl : işle oyalanmış, uğraşan; dolu
meşru’ : kànuna uygun
mevcut : var, varlık
mevki’ : yer
mevt : ölüm
mevzu’ : bahsedilen, konu
mey : içki, şarap
meyl etmek : sevmek; gönlün o tarafa akışı; eğilmek
mezâr : ölünün gömüldüğü yer
mezbaha : hayvan kesilen yer
mız mız etmek : nazlanmak; sızlanmak; şikâyetçi olmak
minnet : bir iyiliğe karşı kendini borçlu görme
mi’râc : Hz.Peygamber’in (asm) göğe çıkma mu’cizesi; Allah’ın huzûruna çıkma
misâl : örnek
muammâ : bilmece; anlaşılmaz iş
muammer : uzun ömürlü
mûcid : îcâd eden, yapan
mu’cize : yapmaktan âciz kalınan iş; peygamberlere Allah tarafından verilen olağanüstü hâl
muhabbet : sevgi
muhalefet : karşı olma; hükûmet’te olmama
muhlis : dostluğu, samîmiyeti, her işteki niyeti iyi ve Allah için olan
muhrik : yakan, yanık
musanna’ : usta elinden çıkmış, san’atlı
mûsıkî : müzik
musîbet : felâket, belâ, sıkıntı
mu’teber : hatırı sayılır; inanılır, güvenilir; geçerli
muti’ : itâat eden
mutlakà : her halde, ne olursa olsun
muzaffer : zafer kazanmış, yenmiş
muzır : zararlı
muztarib : sıkıntısı olan, rahatsız; dertli
mü’min : inanmış; Allah’a îmân etmiş
mübârek : bereketli, uğurlu, hayırlı, kutlu
mücerreb : denenmiş
müflis : malını kaybetmiş; batmış
müjde : sevinç haberi; güzel haber
mükellef : yükümlü
mükemmel : kusursuz, eksiksiz, olgun
mülemmâ : alaca, renk renk; her mısra’ı ayrı dilden söylenmiş şiir
mümtâz : seçkin
mürettib : matbaada yazıları dizen kişi
mürşid : doğru yola götüren; olgunlaştıran
müslim : müslüman; Allah’a inanmış
müstefîd : faydalanan
müstensih : bir metni yazı ile çoğaltan
müştâk : çok özleyen, çok isteyen; göreceği gelen
müteşâir : şâirlik taslayan
N
nabız : vuran (atardamar)
nâdân : bilmez; kaba, terbiyesi kıt
nağme : âhenk; güzel ses
nakit : para
nakş : resim, süsleme, işleme
nâle : ağlama; inleme, inilti; feryâd
nâmerd : erkek olmayan; alçak
nâs : halk, insanlar
nây : kamıştan yapılan bir çalgı, ney
nazm : dört mısra’lık klasik bir şiir çeşidi
nazmetmek : şiir yazmak
nebî : peygamber
nedâmet : pişmanlık
nefs : kendi; insanda kötülüğü isteyen duygular
neş’e : sevinç
nevm : uyku
nevmîd : ümitsiz
nezâret etmek : bakmak; reislik etmek; bakan olmak
ni’met : iyilik; mutluluk; yiyecek, içecekler
nümûne : örnek
P
pâ (pây) : ayak
pâye : rütbe
perîşân : dağınık, karışık; bozuk, düzensiz; kederli
R
rahmet : acıma, esirgeme, koruma
rakik : ince (duygu)
râm etmek : itâat ettirmek, boyun eğdirmek
ramazan : oruç tutulan kutsal ay
râzı : kabûl eden; hoşnut olan
recâ : ümit; istek, dilek
regàib : kutsal recep ayının ilk cuma gecesi
rehber : yol gösteren
remz etmek : işâret etmek; îmâ etmek
resim : âdet, usûl
resûl : peygamber
ricâl : erkekler; adam; belli mevki’ sâhibi kimse
rübâî : klasik şiirde dört mısra’lık bir şekil
rüşd : doğru yolu bulma; erginlik
S
sâbit : yerinde duran; değişmeyen
safvet : saflık, temizlik
sâil : dilenci
sâkin : hareketsiz; yavaş; kendi hâlinde
salâh : düzelme, iyileşme; iyilik; dindarlık
sâlih : yarar, iyi; dindar
sâlim : sağ, sağlam; eksiksiz, noksansız
saltanat : sultanlık, hükümdârlık
Sam : Amerikan milletinin remzi
Sâni’ : san’atlı olarak yaratan Allah
sa’y : çalışma
sefer : savaş; yolculuk
sefîl : yoksul
sevâb : hayırlı hareket; Allah’ın istediği iş
seyyâl : akıcı
sıdk : doğruluk
sır : gizli tutulan
sırr olmak : kayıp olmak
sîret : insanın içi, hâli, gidişi, ahlâkı
siyânet : koruma
siyâsî : siyâsetle ilgilenen; siyâsete âit
Soğuksu : Trabzon’da bir mesîre yeri
sulh : barış
sun’î : tabîî olmayan; yapma
Sûr : kıyâmetin kopmasında ve yeniden dirilmede meleğin çalacağı boru
südûr : meydana çıkma
süflî : aşağı, bayağı
sükûn : hareketsizlik
sükût : susma, söz söylememe
sünnet : Hz.Peygamber’in (asm) yaptığı ve yapılmasını istediği hareketlerin hepsi
sürûr : sevinç
Ş
şâbân : ramazandan önce gelen kutsal ay
şâdmân : sevinçli
şâh : hâkan, hükümdâr
şâhâne : hükümdârlara yaraşır sûrette; çok güzel
şâhid : tanık
şarkı : klasik şiirde bir şekil
şecâat : yiğitlik; yüreklilik
şefâat : suçun bağışlanması için aracılık; Hz. Peygamber’in (asm) ümmeti için Allah’tan isteyeceği af
şefi’ : şefâat eden
şefkat : merhamet, acıyış, esirgeyiş
şek : şüphe
şekvâ : şikâyet
şer : kötülük
şeref : büyüklük, yükseklik, ululuk
şeytân-ı racîm : kovulmuş şeytân; kötülük emreden yaratık
şi’r : şiir, nazm
şifâ : hastalıktan iyileşme
şol : şu, bu
şöhret : ün
şölen : ziyâfet
şu’le : ateş alevi; ışık
şuûr : anlama; anlayış
şühedâ : şehitler, Allah yolunda ölenler
şükür : görülen iyiliğe gösterilen minnettarlık
T
tâ be-kıyâmet : kıyâmete kadar
ta’rîf etmek : anlatmak; bildirmek
tabîb : doktor
tahattur : hatırlama
tahsîl etmek : öğrenmek, ders görmek
tâli’ : tâlih, kısmet, baht
tasavvur : zihinde şekillendirme; istek
tavır : hâl, davranış
tâviz : karşılık olarak verilen şey
tebessüm : gülümseme
tecessüm : cisim haline gelme
tedennî : aşağı inme, gerileme
tedkîk : araştırma; inceleme
tefekkür : etraflıca düşünme
tefrika : ayrılık, bozuşma
tekbîr : Allahu ekber! deme
tekmîl : bitirme; tamamlama; hepsi, bütünü
ten : deri; vücut, beden
tenvîr : aydınlatma
terâvih : ramazan ayına mahsus bir namaz
tercîh : birini üstün tutma, bir şeye öncelik verme
tertîb : sıralama
tesellî : avutma; avundurma
tes’îd : kutlama
te’sîr : işleme, dokunma, etkileme; kederlendirme
tevârüd : iki şâirin birbirinden habersiz aynı mısra’ı veya beyti söylemeleri
teveccüh : yönelme; yakınlık duyma; bir yere doğru hareket etme
te’vil : söze ayrı anlam verme; yorum
tevkîl etmek : vekil edinme; avukat tutma
te’yîd : kuvvetlendirme; sözü doğrulama
tiryâkî : alışkın
tuyuğ : dîvân edebiyâtında bir nazım çeşidi
U
ucb : kendini beğenme; ibâdetine güvenme
uhuvvet : kardeşlik
ukbâ : geçici olmayan âhiret âlemi
umum : bütün, herkes; genel
Ü
ümmet : bir peygambere inanıp bağlananlar
ümm-i habâis : kötülüklerin anası: içki
ümmîd : ümit
üstâd : muallim; bir ilim ve san’at alanında üstün yeri olan kimse;
talebelerinin Bedîüzzamân’a kısaca hitapları
V
vâfir : çok, bol
vahdet : birlik, Allah’ın birliği; Allah’a yakınlık
vak’a : olay, hâdise
vasat : orta, iki şeyin arası
vâsi’a : geniş, açık, bol
vazîfe : görev
vebâl : azâp; günah
veche : yön, yüz, taraf
vefâ : sözünde durma; dostluğunu devâm ettirme
vehbî : Allah vergisi; çalışmadan verilmiş
vehm etmek : kuruntu
vekîl : birinin yerini tutma; milletvekili
Y
yâd etmek : anmak
yârân : dostlar
ye’s : ümitsizlik
yevmiddîn : kıyâmet günü
Z
zâhir : görünen; elbet; gàlibâ; meğer
zâlim : zulm eden; haksızlık eden
zam : artırma, ekleme
zann : sanma, kanı
za’y : elden çıkma; kaybolma; zarar, ziyân
zâyi’ : kaybolma; elden çıkma; zarar, ziyân
zerre : çok ufak parça; atom; molekül
zindân : hapishâne; karanlık; sıkıntılı yer
zîşân : şanlı; şerefli; namlı
zulüm : haksızlık; eziyet