Çarşamba, 19 Ocak 2011 05:58

Üstâd Bedîüzzamân’ın; (küçük değişikliklerle 1908-09'da "NUTUK" ve 1950'lerde "Os. Teksir H. ŞÂMİYYE" ve "D. HÂRB-İ ÖRFÎ" gibi bâzı eserlerine de, HÜRRİYYET’E HİTÂB adıyle aldığı) II. Meşrûtiyet’in i‘lânının üçüncü günü İstanbul’da irticâlen îrâd, sonra Selânik’de tekrar etdiği Hitâbe, zamânın bâzı gazeteleri tarafından da neşredilmiştir.  
Haftalık MİSBÂH Gazetesinde, DAĞ MEYVESİ ACI DA OLSA DEVÂDIR başlığı altında, iki bölüm hâlinde, 2 ve 9 Ekim 1908 târihli sayılarında yayınlanan mezkûr Nutk'u, meraklılarına aynen aktarıyoruz. Bu, ayni zamanda, Bedîüzzamân'ın matbûât âlemindeki (bilinen) üçüncü yazısıdır.. İlki, "Veşâvirhüm Fi'l-Emr", İkincisi, "Kürd eşrâf ve mu’teberânından Molla Saîd-i Meşhûr tarafından ulemâ ve meşâyih ve rüesâ ve efrâd-ı Ekrâd’a hitâben yazılan mektûbudur".
Gazete nüshalarını te'min edip ulaştıran ehl-i himmet Osman Körükçü Bey Kardeşime şükranlar sunuyorum..
B. Tunç
alt
 
 
 
 [19 Eylül 1324 / 2 Ekim 1908 târihli Misbah'dan]
İstanbul’umuzca Kürd Hoca demekle ma‘rûf, fâzıl-ı şehîr Bedîüzzamân-ı Kürdî Molla Saîd Hazretlerinin İnkılâb-ı Mes’ûd ibtidâlarında Dersaâdet ve Selânik’de kirâren îrâd idüb bilhâssa gazetemize ihdâ eylediği nutk-ı irticâlîdir.
****
 
DAĞ MEYVESİ ACI DA OLSA DEVÂDIR  
 
 
Elbîsem gibi üslûb-i beyânım da zamânın modasına muhâlifdir. Ma‘zûr tutunuz. اَلْعَظَمَةُ لِلّهِ وَالْمِنّةُ لَهُ ki, Hürriyyet bizi kabr-i vahşet ve istibdâddan ihrâc ve büstân-ı ittihâd-ı muhabbet-i milliyyeye da‘vet etdi.
Yâ Rab! Ne saâdetli bir kıyâmet, ne güzel bir haşir ki, وَالْبَعْثُ بَعْدَالْمَوْتِ حَقٌّ 'un [*] küçük bir misâlini bize tasvîr ediyor. Şöyle ki:
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medeniyyet-i ka­dîme, hayâta, ve menfaati, mazarrat-ı umûmiyyede arayan ve is­tibdâdı arzû edenler يَا لَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا demeye başladılar. Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene ramazân-ı sükûtun sevâbıdır ki, azabsız cennet ve terakkī ve medeniyyet kapılarını bize açmış­dır. Hâkimiyyet-i milletin berâatü’l-istihlâli olan Kānûn-ı Şer‘î-i Esâsî, hâ­zin-i cennet gibi bizi oralara duhûle da‘vet ediyor.
Ey, mazlûm ihvân-ı vatan!.. Gidelim dâhil olalım! Birinci kapısı; İttihâd-ı kulûb, ikincisi; Muhabbet-i milliyye, üçüncüsü; Maârif, dördüncüsü; Sa‘y, beşincisi; Terk-i sefâhetdir. Ötekilerini sizin zihninize havâle ediyorum. Zîrâ da‘vete icâbet vâcibdir.
Bu inkılâb-ı azîmin fâtihası mu‘cize gibi başladığı içün bir fâl-i ha­yr­dır, hâtimesi de pek güzel olacakdır. Şöyle ki:
Bu inkılâb, fikr-i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve isti‘dâd-ı te­rakkīye karşı sedleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta-i mevtden tahlis ve bu millet-i mazlûmede cevher-i insâniyyeti izhar ederek kâ‘be-i kemâlâta doğru gönderdiği gibi; şems-i Şerîat ve ma‘kesi olan kamer-i medeniyyet berrak ve sâf cevv-i siyâsâtda Asya’yı ve Rumeli’yi tenvir ve mutazammın olduğu isti‘dad tohumları[nı] tenmiyye ve rengârenk elvân ile tezyin etdi. Ve bu millet-i mazlûmeye bir inâyet-i İlâhî ve mu‘cize-i Peygamberiyye ve Cem’iyyet-i Milliyye’nin niyyet-i hâlisasının eseridir ki, bu ma‘den-i saâdet ve hürriyyet olan Şerîat dâiresindeki ittihâd-ı kulûb ve muhabbet-i millî elimize meccânen geçdi. Milel-i sâire ise mil­yonlarla cevâhir-i nüfûs fedâ etmekle kazandılar. Ölmüş olan hissiyyât ve âmâl ve müyûlât-ı âliyye-i milliyyemiz ve ahlâk-ı hasene-i İslâmiyye’mizi bu küre-i arz denilen, cezbe tutmuş mevlevî gibi meczub cevvâlin sımâhında tanîn-endâz ve umum milleti sürûr ile bir garîb ihtizâza geti­ren sadâ-yı hürriyyet ve adâlet, nefh-i sûr-i İsrâfil gibi hayât verdi. Sakın ey ihvân-ı vatan, sefâhetlerle tekrar öl­dürmeyiniz!
Bütün efkâr-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezîleye ve desâis-i şeytâniyyeye ve tabasbusâta karşı; bu Şerîat-i Garrâ üzerine müesses olan Kānûn-i Esâsî, Azrâil [a.s.] hükmüne geçdi, onları öldürdü.
Ey hamiyyetli ihvân-ı vatan, isrâfât ve lezâiz-i gayr-i meşrûa ile tekrar ihyâ etmeyiniz!
Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihâd-ı milletle rahm-ı mâdere geç­dik, neşv ü nemâ bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız me­sâfe-i terakkīden inşâallah mu‘cize-i Peygamberî [a.s.m] ile, Kānûn-i Şer‘î-i Esâsî şimendüferine amelen, ve burâk-ı meşveret-i Şer‘iyye’ye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engîz sahrâ-yı kebîri bir zamân-ı kasîrde – tekemmül cihetiyle - tayy etmekle berâber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsâbaka edeceğiz. Belki câmi‘-i ahlâk-ı hasene olan hakīkat-i İslâmiyye ve isti‘dâd-ı fıtrî ve feyz-i îmânın ve şiddet-i cû‘un hazma verdiği teshil yardımıyle fersah fersah geçeceğiz, nasıl ki vaktiyle geç­miş idik.
Talebeliğin bana verdiği vazîfe ile ihtar ediyorum:
Ey ebnâ-yi vatan! Hürriyyeti sû-i tefsir etmeyiniz, tâ elimizden kaç­masın. Ve müteaffin olan eski esâreti başka kabda bize içirmekle boğulmasın. Zîrâ hürriyyet, mürâât-ı ahkâm ve âdâb-ı Şerîat’le ve ah­lâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşvünemâ bulur. Sadr-ı evvelin, ya‘nî Sa­hâbe-i Kirâm’ın hürriyyet ve adâlet ve müsâvâtı bu müddeâya bürhân-ı bâhirdir. Yoksa hürriyyeti; sefâhet, lezâiz-i gayr-i meşrûa, isrâfât, tecâvüzât, hevâ-i nefse ittibâ‘-ı serbestî ile tefsîr-i amel etmek; bir pâdişâhın esâretinden çıkmakla, nefsin esâret-i rezîlesinin altına girmekdir. Pârelenmiş olan eski esârete kesb-i istihkākdır. Zîrâ sefih mah­cûrdur. Ve geniş, müşa‘şa‘ olan yeni hürriyyeti adem-i liyâkat, ve şanlı olan ittihâd ve milleti, bozulmuş ve müteaffin olan hâlât ile fenâ bir hastalığa hedef edecek­dir. Zîrâ ehl-i kemâl ve vicdânın tefsîri böyle değil.. Mezhebine de muhâlif olacakdır. Biz Millet-i Osmâniyye, erkeğiz. Kāmet-i merdâne-i isti‘dâdımıza kadınla­rın libâsı gibi süslü sefâhat ve hevesât ve isrâfât ya­kışmıyor, aldanmayalım. خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَاكَدَرَ kāidesini düstûru’l-amel yapalım.
Şöyle ki:
Ecnebîlerde[n], terakkıyyât-ı medeniyyeye yardım edecek kānun ve ulûm ve sanâyii alalım.. Ammâ medeniyyetin zünûb ve mesâvîsi olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, onlarda mehâsîn-i medeniyye ile muhât olduğu içün çirkinliğini o kadar göstermiyor. Biz ise aldığımız vakit sû-i tali‘ cihetiyle, sû-i intihâb vâsıtasıyle muhannes veyâ mütereccile gibi oluruz. 
Âdât ve ahlâk-ı seyyieyi hudûd-i hürriyyet ve medeni­yyetimize girmekten seyf-i Şerîat’le men‘ edelim. Tâ ki, medeniyyetimi­z şebâbetini muhâfaza edebilsin. Japon’a iktidâ bize lâzımdır. Mehâsin ve medeniyyeti Avrupa’dan almakla berâber, âdât-ı milliyyeyi de muhâfaza etmişler. 
Ey, hamiyyetli Millet!.. Cem’iyyet-i Ahrâr, ruhlarını fedâ et­mekle saâdetimizi, istikbâlimizi te’min etdiler. Biz de, sefehât ve bir parça lezâizimizi fedâ etmekle bunlara muâvenet göstermeliyiz. Zîrâ bu mâide-i ni‘mete berâber oturuyoruz. Ef­kâr-ı fâside sâhibi, ya‘nî istibdâdı arzû eden­ler, mevt-i ebedîye mazhar olan zamân-ı mâzînin cevfinde medfun olan istibdâdâtı veyâhud seyl-i hurûşân-ı zaman içinde yuvarlanmış me­zâlimi, bir dahâ temâşâ etmemek içün, bunların önüne bir sedd-i âhenin çekelim..
Bu inkılab-ı azîm, hürriyyeti tevlîd ile, meşveret-i Şer‘iyye’nin terbiyesine verdiğinden, bu millet[in] satvet ve kuvvetini ihyâ edecekdir. Hürriyyet tam zamânında doğdu. Ahvâl ve ilcâât-i zaman terbiyesine hizmet edeceğini merak etmeyiniz.
Hürriyyet, rahm-i mâderinde tekemmül ile, kadem-nihâde-i sâha-i vücûd olduğu anda hükümfermâlığını i‘lân ve hiçbir müsâdemeye karşı tezelzüle uğramayacak bir sedd-i âhenîn gibi Beş hakīkat-i sâbite üzerine teessüs etmişdir ki, bunlardan birincisi, Hâl-i ictimâ‘dır. Mecmu’da bir kuvvet bulunur ki, ferd o kuv­vete mâlik olamaz. Bir kalın şerid ile eczâsından olan ince bir telin kuvveti gibi.. Yeni hükûmetimizle, eski hükûmetimiz bu şeridle onun cüz’î teline benzer.
Ey millet! Biz şimdi kalın şeride muhâlefet ile bunu zaîf etmek, umûm millet nâmına afv olunmaz bir cinâyet­dir.
İkincisi, Ulûm ve ma‘rifetdir. Zamân-ı sâlifde, ya‘nî galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümfermâ; vahşetin mahsûlü ve inkırâzın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Bunlar, ya‘nî kuvvet ve cebr, her­hangi bir devletin deverân-ı demi yerine girmiş ise, o devleti bir ömr-i tabîî ile kayd ve ecel-i inkırâzın pençesine vermiş. Ve öyle devletlerin sahâif-i târîhiyyeleri, satırları baykuşların âşiyânı gibi inkı­razla­rını çağırıyorlar, bağırıyorlar. Şimdiki zamanda, ya‘nî galebe-i medeniyyet zamânında ise âlemin hükümrânı ilm, ma‘rifetdir. Müvellidi; medeniyyet, şe’ni; tezâyüd, ömrü; ebedî olduğun­dan, hayât-ı müdebbiri olmuş ise, o devleti kendi gibi, kayd-ı ömr-i tabîîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına isti‘dâd vermiş. Avrupa sahâifi bunu göste­ri­yor. Bu hakīkate misâl isterseniz, eski hükûmetimize ve yeni hü­kûmetimize bakınız.
Eğer denilse: Eski hükûmeti âdî adamlar idâre ediyorlardı. Bu kadar dehşetli ve metîn yeni devleti omuzunda taşıya­cak hârika ve dâhiye adamlar lâ­zımdır, o Asya ve Rum-ili tarlası öyle mahsûlât acabâ vere­cek mi?
Buna cevâb: Eğer başka inkılablar başa gelmezse, evet!..
Ve Üçüncü Hakīkat’e dikkat et. Şöyle ki: Zamân-ı mâzîde insan, o kadar dar ve mahdûd dâire içinde hareket ediyordu ki; gûyâ insan iken hayvan gibi yaşadığından, efkâr ve ahlâkı o dâire nisbetinde tedennî etmiş ve mahsûr kalmışdı. Şimdi bu hürriyyet-i âdilâne, fikr-i beşe­rin ağır zincirle­rini parça parça ve isti‘dâd-ı terakkīye karşı sedleri zîr ü zeber ede­rek o küçük dâireyi dünyâ kadar tevsî‘ etdi. Hattâ bir köylü âdî adam bile (be­nim gibi), süreyyâ kadar ulvî olan idâre-i umûmîyi nazara ala­cak. Âmâl ve müyûlâtın filizlerini oraya bağlayacak. Herbir fi‘l ve tavrı orada bir ihtizaz ile zîmedhal bulunacağından, himmeti süreyyâ kadar teâlî ve ah­lâkı o derecede tekemmül ve efkârı memâlik-i Osmâniyye kadar tevessü‘ ede­cek; Eflâtun’ları, İbn-i Sinâ’ları, Bismark’ları , De­kard’ları geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Ru­meli tarlası çok şübbân-ı vatan mahsûlü vereceğine kaviyyen ümidvârız.
Lâsiyyemâ şu memâlik-i Osmâniyye umûm enbiyânın mahall-i zuhûru ve düvel-i mütemeddine-i sâlifenin mehd-i teşekkülü ve şems-i İslâmiyyet’in meşrık-ı tulûu olduğundan, insanların fıtratlarında ekdikleri, isti‘dâdât-ı kemâl, bu hürriyyetin yağmuruyle neşvünemâ bulunca, herkesin isti‘dâd ve fikr-i münevverinin dal ve bu­dakları Şecere-i Tûbâ gibi her tarafa açılacakdır. 
Dördüncü Hakīkat: Şerîat-i Garrâ, Kelâm-ı Ezelî’den geldiğinden ebede gidecekdir. Zîrâ şecere-i meylü’l-istikmâl-i âlemin dalı olan insan­daki meylü’t-terakkīnin muhassal ve semeresi olan isti‘dâdın telâhuk-ı ef­kârla hâsıl olan netâyici teşerrüb ve tegaddî ile büyümesi nisbetinde, Şe­rîat-i Garrâ, zîhayât gibi tevessüü tatbîq edeceğinden ezelden gelip ebede gideceğine delîl-i kat‘îdir.
Sadr-ı evvelin hürriyyet, adâlet, müsâvâtı bürhân-ı bâhirdir ki, Şerîat-i Garrâ, müsâvât ve adâleti, cemî‘-i revâbıtda levâzımıyle câmi‘dir.
İmâm Ömer [r.a.] ve İmâm Alî [r.a.] ve Salâhaddîn-i Eyyûbî-i Kürdî [r.a.] âsârı bu müddeâya delîl-i alenîdir.
Buna binâen, kat‘iyyen hükmediyorum: Şimdiye kadar noksânımız ve sû-i ahvâlimiz ve tedenniyyâtımız dört sebebden gelmişdir:
1- Şerîat-ı Garrâ’nın adem-i mürâât-ı ahkâmından,
2- Ba'z[ı] müdâhinlerin keyfemâyeşa sû-i tefsîrinden,
3- Zahirperest âlim-i câhilin taassubât-ı nâ-bemahallerinden,
4- Sû-i tâli‘ cihetiyle sû-i intihâbımız ki, Av­rupa’nın mehâsini[ni] terk ile, çocuk hevâ ve hevesine muvâfık zenb-i mesâvî-i medeniyyeti[ni] tûtî gibi taklidden.  
Me’murlar vazîfesini hakkıyle îfâ etse, me’mur olmayan ilcâât-ı zamâna muvâfık sa‘y etse, sefâhete vakit bulunmayacakdır. Bu bir mîzân-ı ta‘dildir. Bu iki kıs­mın herhan­gisinde bir ferd, sefâhete inhimâk gösterse, bu hey’et-i ic­timâiyyeye muzır bir mikrop sûretine giriyor.
Beşinci Hakīkat: Zamân-ı sâlifde revâbıt-ı ictimâıyye ve le­vâ­zım-ı taayyüşiyye ve fevâid-i medeniyye o kadar tekessür ve teşa‘-ub et­mediğinden, ba‘zı kalîl adamların fikr-i idâresine yarı-kâfî gibi idi. Ammâ bu zamanda revâbıt-ı ictimâ‘ o kadar iştibâk ve levâ­zım-ı taayyüşiyye o kadar taaddüd ve semerât-ı medeniyyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb’ûsân ve fikr-i ümmet makāmında olan meşveret, şerîk ve seyf ve kuvvet-i medeniyyet menzilinde bulunan hürriyyet-i efkâr o devleti taşır, ve idâre ve terbiye edebilir. Bu hakīkate misâl; mâzîdeki hükûmet-i müstebide ile şimdiki hükûmet-i meşrûtadır.

(mâba‘dı var)

*************************************************************************

 
 [26 Eylül 1324 / 9 Ekim 1908 târihli Misbah'dan]

İstanbul
(Meşhur Kürd Hoca'nın nutkundan mâba‘d)

Üçüncü Hakīkat’in bana ta‘yîn ettiği vazîfe ile Hürriyyet'in fermân-ı me’­zûniyyetiyle üç şey’i ihtar edeceğim:

Birincisi: Bir cismin birden zerrâtından tahallül, yeni zerrâtının te­şek­kül eylemesi muhâl olduğundan, cism-i devletin birden me’mûrîni ref‘ ile ye­nileri ikāme eylemesi muhâl olmasa da, müteazzirdir. Buna binâen zâten, kābil-i ıslah olmayan adamları cism-i devlet def‘-i tabîî ile ifraz edecekdir. Ammâ kābil-i ıslah olanlar, zâten, dahâ güneş garbdan tulû‘ etmediğinden tövbenin kapısı açıkdır. Bunların tecrübele­rinden isti­fâde etmeli. Yoksa umûmen aleyhlerinde idâre-i lisan ve terzîl; bu şanlı olan ittihâd-ı mil­leti fenâ bir hastalığa sevq eder.
İkincisi: Ben Kürdistan dağlarında büyüdüm. Merkez-i hilâfeti güzel tahayyül ediyordum. Sonra, bundan yedi-sekiz ay evvel İstanbul’a geldim. Gördüm ki: - tenâfür-i kulûb se­bebiyle – İstanbul, medenî libâs giymiş vahşî bir adama ben­zer (Şimdi ittihâd ve muhabbet-i milliyye ile bu şehir, medenî adam, ve fakat yarı medenî, yarı vahşî libâsından bize arz-ı dîdar ediyor). Kürdistan’da fenalığın sebebi, Kürdistan uzvu hastalanmış zannedi­yordum. İstanbul’a gelip nabzını tutmakla teşrih etdim ki, her tarafa ve Kürdistân’a sirâyet eden kalbdeki, merkezdeki hastalıkdır. Tedâvîsini düşündüm. Gördüm ki; medeniyyet-i hakīkıyyeyi teşkil eyleyen İslâmiyyet, medeniyyet-i hâzıradan pek geri kalmış. Gûyâ sû’-i ahlâkımızdan İslâmiyyet bize darılmış, mazî tarafına dönüp gidiyor, Zamân-ı Saâdet’e bizi şikâyet edecek.. Bunun en büyük sebebi; istibdâddan sonra, mürşid-i umumî olan üç büyük şu‘benin ki, “cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif” beytinin mâsadakı olan ehl-i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekye tebâyün-i efkâr ve tehâlüf-i meşâ[ri]bidir ki,  butebâyün-i efkâr, ahlâk-ı İslâm’ı esâsından sarsmış ve ittihâd-ı mil­leti çatallaştırmış ve terakkıyyât-ı medeniyyeden geri bırakmışdır. Zîrâ biri if­râtıyle ötekini tekfir ve berikini tadlîl ediyor, öteki tefrit ile berikini techil ve gayr-ı mu‘temed addediyor.
Bunun çâresi, tevhîd ile.. tevhîd ve efkârlar tâ i‘tidâl noktasında akd-i musâfaha eylemeli ki, aheng-i terakkīyi ihlâl etmesinler.
Üçüncüsü: Ben vâizlerin ba‘zısını dinledim. Nasîhatleri bize iyi te’sir etmedi. Dü­şündüm, kasâvet-i kalbiyyemden başka üç sebeb bul­dum:
1: Zamân-ı hâzırı zamân-ı sâlife kıyas ederek yalnız tas­vîr-i müddeâ ile parlak ve mübâlağalı gösteriyorlar. İsbât ve iknâ‘-i müddeâyı ihmâl ediyorlar.
2: Bir şey’i tergîb veyâ terhîb etmekle ondan dahâ mühim şey’i tenzîl edeceğinden müvâzene-i Şerîat’i iyice muhâfaza eylemiyorlar.
3: Muktezây-i hâl ya‘nî ilcâât-i za­man ve  teşhîs-i illete muvâfık söz söylemezler idi. 
Hâsıl-ı kelâm: Büyük vâizlerimiz hem âlim-i muhaqqiq olmalı, tâ müddeâyı isbât ve iknâ‘ etsin. Zîrâ herkesde bir meyl-i taharrî-i hakīkat peydâ olmuş. Ve hakîm-i müdaqqiq olmalı, tâ müvâzene-i Şerîat’i bozmasın. Ve hem belîğ-i mukni‘ olmalı, tâ muktezâ-yi hâl ve ilcâât-i zamâna mutâbık söz söylesin ve her şey’i mîzân-ı Şerîat’le tartsın.. İşte vâizin de böyle olması şartdır.
Yaşasın Şerîat-i Garrâ!.. Yaşasın adâlet-i İlâhî!. Yaşasın uhuvvet-i vatan. Yaşasın ittihâd-ı millî!.. Ölsün ihtilâf!.. Yaşasın muhabbet-i milliyye.. Ölsün ağraz-ı şah­siyye ve fikr-i intikām!.. Yaşasın şecâat-i mücesseme asker­imiz!.. Yaşasın satvet-i müşahhas ordularımız! Yaşasın akl ve tedbîr-i mücessem Cem‘iyyet-i Ahrâr!..
Molla Saîd-i Meşhûr-i Kürdî
Bedîüzzamân
***
 
[*]: (hakkun حَقٌّ), yeniyazıya (hakīkat حقيقت) olarak geçmiş nedense?. (B. T.)