Pazartesi, 01 Kasım 2010 13:51


İ‘TİZÂR
 
Hz. Bedîüzzamân’ın, Üçüncü Medrese-i Yûsufiyye ta‘bir ettiği Afyon hapsinde te’lif edilen El-Huccetü’z-Zehrâ’nın Birinci Makàmı’nın İkinci Kısmı’nı teşkil eden bu çalışmada; Gaziantep Anadolu Tevhid Vakfı tarafından neşredilen, müdaqqiq kardeşim Osman Körükçü bey'in kıymetli hediyesi Üstâd Hattı matbû‘ nüsha esas alınmıştır. Yeniyazıya çevirmede, M. Özer beyin katkısı büyüktür. Risale-i Nur Enstitüsü’nün İnternet Sitesinden önemli ölçüde faydalanılmıştır.
Sayfa numaraları, Yeni Asya Neşriyât’ın 1997 baskısı Şuâ‘lar’a göredir.
Hepsine müteşekkirim..
Kusurlar fakīrindir.. Düzeltilmesine yardımcı olacaklara sayfalarımız da, gönlümüz de açıktır..
01 Kasım 2010
Bilâl Tunç
 
 
  
ÖNEMLİ NOT: Diğer nüshalara göre göze çarpan farklılıklar kırmızı ile renklendirilmişdir. (B. T.)
 
 
Şualar, Sayfa 526
 
 
{Fâtiha-i Şerîfe'nin Bir Muhtasar Hülâsası}
 

Üçüncü medrese-i Yûsufiyye’de muvakkat pek az bir zamanda tecridden temâsa naklimde verilen yalnız birtek dersin ikinci kısmı, hapisde Nur Şâkirdleri'ne kısacık bir ders numûnesidir. O da şudur:
 
Fâtiha-i Şerîfe denizinden bir katre ve güneşindeki elvân-ı seb‘a, ya‘nî ziyâsındaki yedi renginden birtek lem‘a beyân etmeyi, namazdaki Fâtiha kalbe emretti. Gerçi Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmında, husûsan  nûn’undaki seyâhat-i hayâliyye ve Rumûz-i Semâniyye’de ve İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinde ve sâir Nur eczâlarında bu kudsî hazînenin çok tatlı ve güzel nükteleri[ni] yazmışız. Fakat o pek şirin hülâsa-i Kur’âniyye’den yalnız îmânın rükünlerine ve hüccetlerine işârâtını, gàyet kısa bir muhtasar hülâsasını birinci kısımda[ki] tarz-ı ifâde gibi, kendim namazdaki tefekkürümü yazmasını bir cihetde mecbur oldum. 
alt  kelimesini Nûr’un iki-üç risâlelerine havâle edip, alt’den başlıyorum. 
 
alt
ilâ âhire..

Birinci Kelime:  alt’dir. Bundaki hüccet-i îmâniyyeye gàyet kısa bir işâret:

Evet, kâinâtda medâr-ı hamd ve şükür olan kasdî in‘amlar ve ni‘metler, husûsan kan ve fışkı içinden sâfî, temiz, gıdâlı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyârî ihsanlar ve hediyyeler ve merhametli ikramlar, ziyâfetler zemin yüzünü, belki kâinâtı doldurmuş. Onların fiyâtı dahî; başda بسم الله , âhirde  الحمدلله , ortada ni‘metde in‘âmı hissetmek ve Rabb’ini onun ile tanımakdır. Sen kendi nefsine, mi‘dene, duygularına bak; ne kadar şeylere, ni‘metlere muhtacdırlar ve ne derece hamd ve şükür fiyâtıyle rızıkları, lezzetleri isterler, gör; her zîhayâtı kendine kıyas eyle! İşte bu umûmî in‘âmlar mukàbilinde hâl ve kàl dilleriyle edilen hadsiz hamdler, pek kat‘î bir sûretde bir Ma‘bûd-i Mahmûd, bir Mün‘îm-i Rahîm'in mevcûdiyetini ve umûmî rubûbiyyetini güneş gibi gösterir.
 
Şualar, Sayfa 527
 
 
 
alt
İkinci Kelime:  alt ’dir. Bundaki hüccete gàyet kısa bir işâret:
Evet, biz gözümüzle görüyoruz ki, bu kâinâtda binler değil, belki milyonlar âlemler, küçük kâinâtlar, ekseri birbiri içinde; herbirinin idâresi ve tedbîrinin şerâiti ayrı ayrı olduğu hâlde, öyle bir mükemmel terbiyye, tedbîr, idâre ediliyor ki, bütün kâinât bir sahîfe gibi her an nazarında ve bütün âlemler birer satır gibi kalem-i kudret ve kaderiyle yazılır, tâzelenir, değişir. Bir nihâyetsiz rubûbiyyet içinde muhît, nihâyetsiz bir ilm ve hikmet ve ihâtalı hadsiz bir rahmet ve dikkat ile bu milyonlar âlemleri ve seyyâl kâinâtları idâre eden bir Rabbü’l-Âlemîn’in vücûb-i vücûduna ve vahdetine küllî ve cü’zî şehâdetler, zerreler ve zerrelerden terekküb eden mevcudlar adedince hadsiz, nihâyetsiz şehâdetler her an ve zaman geliyorlar. Zerrât tarlasından tâ Manzûme-i Şemsiyyeye, tâ Samanyolu denilen Kehkeşân dâiresine ve bir hüceyre-i bedenden tâ zemin mahzenine, tâ kâinât hey’et-i mecmûasına kadar aynı kànun, aynı rubûbiyyet, aynı hikmet ile, berâber noksansız idâre ve terbiyye eden bir Rubûbiyyeti tasdîq ve hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azâba kendini müstehak eder ve merhamete liyâkatini selb eder.

Üçüncü Kelime:  alt ’dir. Bundaki hüccete gàyet kısa bir işâret:
Evet, kâinâtda hadsiz rahmetin mevcûdiyyeti ve haqîkati aynen güneşin ziyâsı gibi görünüyor ve ziyânın güneşe kat‘î şehâdeti misillü, bu geniş rahmet dahî, perde arkasında bir Rahmân-ı Rahîm’e şahâdet eder. Evet rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızkdır ki, Rahmân’a Rezzâq ma‘nâsı verilir. Rızk ise, o derece zâhir bir tarzda bir Rezzâq-ı Rahîm’i gösterir ki, zerre kadar şuûru bulunan tasdîka mecbur olur. Meselâ, bütün zîhayâtın, husûsan âcizlerin ve bilhassa yavruların, bütün zeminde ve fezâda ihtiyâr ve iktidârlarının hâricinde gàyet hârika bir tarzda hiçden ve mütemâsil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiştiriyor. Hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zaîf kuşcuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızkları getirttirir. Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhâr eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir. Ve sâir hayvânâtın ve insânın yavrularına memeler musluğundan Âb-ı Kevser gibi hoş, mugaddî bir sâfî, hâlis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdâdlarına gönderir, vâlidelerinin şefkatlerini yardımcı verir. Ve bir nevi‘ rızk isteyen umum ağaçlara, münâsip rızklarını onlara pek hârika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nevi‘ maddî ve ma‘nevî rızk isteyen insânın duygularına, akıl, kalb, ruhlarına dahî pek
Şualar, Sayfa 528
 
 
geniş bir sofra-i erzâq onlara ihsan ediliyor. Gûyâ kâinât, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüzbinler ayrı ayrı, çeşid çeşid sofralardır ki, o sofralar adedince ve onlardaki taâmlar ve ni‘metler mikdârınca diller ve ayrı ayrı, küllî-cüz’î lisânlar ile bir Rahmân-ı Rezzâq’ı, bir Rahîm-i Kerîm’i bütün bütün kör olmayana gösterir.
Eğer denilse, "Bu dünyâdaki musîbetler, çirkinlikler, şerler; ihâtalı rahmete münâfîdir, bulandırıyor."
El cevâb: Risâle-i Kader gibi Nûr’un risâlelerinde bu dehşetli suâle tam cevap verilmiş. Onlara havâle ile, kısacık bir işâreti şudur:
Herbir unsurun, herbir nev ‘in, her mevcûdun, küllî-cüz’î müteaddid vazîfeleri ve o herbir vazîfenin çok netîceleri ve meyveleri var. Ve ekseriyyet-i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmetdirler. Ve az bir kısım, kàbiliyyetsizlere veyâ yanlış mübâşeret edenlere veyâ cezâ ve terbiyyeye müstehak olanlara veyâ çok hayırları sünbül vermeye vesîle olanlara rast gelir; zâhirî, cüz’î bir şer, bir çirkinlik olur, bir merhametsizlik görünür. Eğer o cüz’î şer gelmemek içün rahmet tarafından o unsur, o küllî mevcud o vazîfesinden men‘ edilse, o vakit bütün hayırlı, güzel sâir netîceleri vücud bulmaz. Bir hayrın ademi, şer ve bir güzelliğin bozulması çirkinlik olması i‘tibariyle, o netîceler adedince şerler, çirkinlikler husûl bulur. Demek, birtek şer gelmemek içün yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki, bütün bütün hikmete, maslahata, rubûbiyyettteki rahmete muhâlif düşer. Meselâ; kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nevi‘lerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde ba‘zı dikkatsiz ve ihtiyâtsızlar, sû-i ihtiyârlarıyle kendi hakkında şer yapsa, elini ateşe soksa, "Ateşin hilkatinde rahmet yoktur" dese, ateşin had ve hesâba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli fâideleri onu tekzib edip ağzına vurur.
Hem, insânın hodgâm hevesâtı ve süflî ve âkıbeti görmeyen hissiyyâtı, kâinâtda cereyân eden rahmâniyyet ve hıkemiyyet ve rubûbiyyet kànunlarına mikyas ve mehenk ve mîzan olamaz. Kendi âyînesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb, kâinâtı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümât sûretinde görür. Fakat, îman gözüyle baksa, yetmiş güzel hulleler giymiş bir Cennet hûrîsi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetleden dikilmiş yetmişbinler güzel libâsları birbiri üstüne giymiş, dâimâ güler, rahmetle tebessüm eder bir insân-ı ekber ve ondaki insan nev‘ini bir kâinât-ı suğrâ ve her bir insânı bir âlem-i asgar müşâhede eder. Bütün rûh [u] cânı ile, alt der.

 

Şualar, Sayfa 529
 
 
Dördüncü Kelime:  alt ’dir. Hüccetine gàyet kısa bir işâret:
Evvelâ : Bu dersin birinci kısmının âhirinde  alt hüccetine ve haşir ve âhirete şahâdet eden bütün deliller, aynen alt ’in işâret ettiği îmânî ve geniş haqîkate şahâdet ederler.
Sâniyen : Onuncu Söz’ün âhirinde denildiği gibi, bu kâinât Sâni‘inin sermedî rubûbiyyeti, rahmeti ve hikmeti ve ezelî, ebedî cemâli, celâli, kemâli ve nihâyetsiz sıfatları ve yüzer isimleri âhireti kat‘î bir sûrette istediği gibi; Kur’ân, binler âyât ve bürhanları ile ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm yüzer mu‘cizât ve hüccetleriyle ve bütün enbiyâ aleyhimüsselâm ve semâvî kitaplar ve suhuflar, hadsiz delilleriyle şehâdet ettikleri dâr-ı âhiretteki hayât-ı bâkıyyeye inanmayan bir insan, kendini dünyâda dahî küfürden neş’et eden bir ma‘evî cehenneme atar, dâimâ azâb çeker. Rehber’de îzah edildiği gibi, bütün geçmiş ve gelecek zamanlar ve mahlûqlar ve kâinât, zevâl ve firâqlarıyle mütemâdiyen onun rûh ve kalbine hadsiz elemleri yağdırıyorlar, Cehenneme gitmeden evvel Cehennem azâbını çektiriyorlar.
Sâlisen : alt remziyle büyük ve kuvvetli bir hüccet-i haşriyyeye işâret eder. Fakat bu makàmda birden bir hâl, o hücceti başka zamâna te’hîrine sebeb oldu, belki de ona dahâ ihtiyaç kalmadı. Çünki, Nur Risâleleri, geceden sonra gündüzün ve kıştan sonra bahârın gelmesi kat‘iyyetinde, yüzer kuvvetli hüccetlerle haşir ve neşrin sabâhını, bahârını isbât etmişler.

Beşinci ­Cümle:  alt ’dir. Bundaki hüccete işâretten evvel haqîkatli bir seyâhat-i hayâliyyeyi Yirmidokuzuncu Mektûb’un îzâhına binâen kısaca beyan etmek kalbe geldi. Şöyle ki:
Bir zaman, Kur’ân’ın mu‘cizelerini ararken, Risâle-i Nur’da husûsan İşârâtü’l-İ‘câz tefsîr-i Nûrî’de ve Rumûz-i Semâniyye’de beyanları gibi, Sûre-i Feth’in âhirindeki âyette dört beş mu‘cize ve ihbâr-ı gaybiyyeyi, hattâ altcümlesinde bir târîhî mu‘cizeyi, hattâ çok kelimelerinde müteaddid i‘caz lem‘alarını

 

Şualar, Sayfa 530
 
 
ve ba‘zı harflerinde mu‘cizâne nükteleri bulduğum bir zamanda, namazda Fâtiha’yı okurken alt   nûn’u bir mu‘cizesini bana bildirmek içün bir suâl kalbime geldi:
Neden  alt, ya‘nî, "Ben ibâdet, istiâne ederim" denilmedi, nûn-i mütekellim-i maal-gayrla, ya‘nî, "Biz Sana ibâdet ve istiâne ederiz" demiş?
Birden o nun kapısıyla bir seyâhat-i hayâliyye meydânı açıldı. Namazdaki cemâatin azîm sırrını ve büyük mefaatini ve bu tek harf bir mu‘cize olduğunu şuhûd derecesinde bildim ve gördüm. Şöyle ki:
Ben, o zaman İstanbul’da Bâyezid Câmi‘i’nde namaz kılarken,  alt dedim. Bakdım, o câmi‘deki cemâat, benim gibi diyerek bu da‘vâma ve  alt ’daki duâma tamâmen iştirâk edip tasdîq ettikleri zamanda, bir perde dahâ açıldı. Gördüm ki, İstanbul’un bütün mescidleri, büyük bir Bâyezid hükmüne geçtiler. Aynen benim gibi  alt deyip benim da‘vâlarıma, duâlarıma imzâ basıyorlar, "Âmîn!" diyorlar. Ve bana bir nevi‘ şefâatçi sûretini almaları içinde, hayâlime bir perde dahâ açıldı. Gördüm ki, âlem-i İslâm, büyük bir mescid sûretini aldı. Mekke, Kâ‘be mihrâb hükmüne geçti. Bütün namaz kılan Müslümanların safları, dâirevî bir tarzda o kudsî mihrâba teveccüh ederek, benim gibi  altdeyip, herbiri umum nâmına hem duâ, hem tasdîq eder, hem onları kendine şefâatçi yapar. Hem, "Bu kadar azîm bir cemâatin yolu, da‘vâsı yanlış olamaz ve duâsı reddedilmez; şeytânî vesveseleri tard eder" [diye] düşünürken ve namazda cemâatin büyük menfaatlerini bilmüşâhede tasdîq ederken, bir perde dahâ açıldı. Gördüm ki, kâinât bir cami‘-i ekber ve bütün mahlûkàt tâifeleri bir salât-ı kübrâda cemâatle herbiri kendine mahsus bir ibâdetle ve hâl diliyle bir nevi‘ namaz kılıyorlar gibi Ma‘bûd-i Zülcelâl’in muhît rubûbiyyetine karşı çok geniş bir ubûdiyyetle mukàbele içün herbiri umûmun şehâdetlerini ve tevhidlerini tasdîq eder ki, ayni netîceyi isbat tarzında vaz‘iyyet alıyor diye müşâhede ederken, birden bir perde dahâ açıldı.

 

Şualar, Sayfa 531
 
 
Gördüm ki, nasıl bir insân-ı ekber olan kâinât lisân-ı hâl ve çok eczâları isti‘dât ve ihtiyâc-ı fıtrî lisânıyle ve zîşuûr mevcûdâtları lisân-ı kàl ile  alt diyorlar ve Hàlık’ının merhametkârâne rubûbiyyetine karşı ubûdiyyetlerini gösteriyorlar; aynen öyle de, bir küçücük kâinât hükmünde o cemâat-i uzmâda herbir arkadaşımın cesedi gibi benim cesedimdeki zerreler ve kuvveler ve duygularım dahî Hàlıkın’ın rubûbiyyetine karşı itâat ve ihtiyaçlarının lisân-ı hâl ile  alt diyerek emir ve irâde-i İlâhiyye’ye göre hareket ettiklerini ve her anda Hàlık’larının inâyetine ve rahmetine ve yardımına muhtaç olduklarını gösteriyorlar gördüm. Hem namazdaki cemâatin kudsî sırrını, hem nûn’un güzel mu‘cizesini hayretle müşâhede edip, nun kapısıyla girdiğim gibi çıktım, "Elhamdülillâh" dedim.  alt cümlesini, o üç cemâatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesâbına da söylemeye alışdım.
Şimdi mukaddime bitti, sadede geliyoruz.   
 alt ’in işâret ettikleri hüccete gàyet kısa bir işâretdir:
Evvelâ: Biz, gözümüzle görüyoruz: Kâinâtda, husûsan zemin yüzünde dehşetli ve dâimî bir fa‘-âliyyet ve hàllâkıyyet[in] intizamla cereyânı içinde merhametkârâne, müdebbirâne bir rubûbiyyet-i mutlaka hadsiz zîhayâtların istiânelerine ve fi‘len ve hâlen ve kàlen istimdâdlarına ve duâlarına kemâl-i hikmet ve ‘inâyet ile imdâd ve herbirine fi‘len cevap vermek tezâhürü içinde bir ulûhiyyet-i mutlaka, bir ma‘bûdiyyet-i âmmenin tecelliyâtı, umum mahlûkàtın, husûsan zîhayâtın ve bilhassa insan tâifelerinin fıtrî ve ihtiyârî binler tarzdaki ibâdetlerine mukàbelesi[ni] akl-ı selim ve îman gözü gördüğü glbi, bütün semâvî fermanlar ve enbiyâlar haber veriyorlar.
Sâniyen:  alt nûn'unun remziyle mukaddimede mezkûr üç cemâatden herbiri ve umûmu, berâber, çeşid çeşid, fıtrî ve ihtiyârî ibâdetlerle meşgùl olmaları, şeksiz, bedâhetle bir ma‘bûdiyyete karşı şâkirâne bir mukàbele ve bir Ma‘bûd-i Mukaddes’in mevcûdiyyetine hadsiz ve şüphesiz bir şehâdetdir. Ve  alt nûn'unun remziyle mezkûr üç cemâatin, ya‘nî mecmû‘-i kâinâtdan, tâ bir ceseddeki zerrelerin cemâatinden her bir tâife[nin], her bir ferd[in] fi‘lî ve hâlî isti‘âneleri ve duâları var. Ve onların muâvenetlerine koşan ve duâlarına kabûl ile cevap veren bir şefkatli Müdebbir’e, şüphesiz şahâdet eder. Meselâ, Yirmiüçüncü Söz’ün dediği gibi, zemindeki umum mahlûkàtın üç nevi‘ duâları pek hârika ve ümîdin hâricinde kabûl olması, bir Rabb-i Rahîm ve Mucîbe kat‘i şahâdet eder.

 

Şualar, Sayfa 532
 
 
Evet, tohumların ve çekirdeklerin, isti‘dâd lisânıyle, herbiri birer ağaç ve birer sünbüle olmayı Hàlık’ından isteyip duâları gözümüz önünde kabûl olması gibi, bütün hayvânâtın ihtiyâc-ı fıtrî lisânıyle elleri yetişmediği yerlerden rızklarını ve hayâtlarına lüzûmu bulunan ve iktidârlarının hâricindeki matlublarını birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün duâlarını gözümüz önünde kabûl eden ve imdâdlarına acîb ve şuursuz mahlûkàtı vakti vaktine hikmetle koşturan bir Hàlık-ı Kerîm’e zâhir şahâdet eder.
İşte bu iki kısma kıyâsen, lisân-ı kàl ile ed[ilen] duâların bütün nevi‘leri, husûsan enbiyâların (aleyhimüsselâm) ve havasların hârika bir sûretde makbûliyyeti,  alt ’deki hüccet-i vahdâniyyete şehâdet eder.

Altıncı Kelime:  alt ‘dir. Bundaki hüccete gàyet kısa bir işâret şudur:

Evet, nasıl bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en kısası ise, en doğrusudur ve müstaqîmidir; aynen öyle de, ma‘neviyyâtda ve ma‘nevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doğrusu, en müstaqîmi ise, en kısa ve en kolayıdır. Meselâ, Risâle-i Nur’da bütün muvâzeneler ve küfür ve îman yollarının mukàyeseleri kat‘î gösteriyor ki, îman ve tevhîd yolu gàyet kısa ve doğru ve müstaqîm ve kolaydır; ve küfür ve inkâr yolları gàyet uzun ve müşkilâtlı ve tehlikelidir.
Demek, bu istikàmetli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevq edilen bu kâinâtda, elbette şirk ve küfrün haqîkatleri olamaz ve îman ve tevhîdin haqîkatleri bu kâinâta güneş gibi lâzım ve vâcibdir.
Hem, ahlâq-ı insâniyyede en râhat, en fâideli, en kısa, en selâmetli yol ise sırât-ı müstaqîmde, istikàmettedir. Meselâ, kuvve-i akliyye hadd-i vasat olan hikmeti, kolay, fâideli istikàmeti gayb etse, ifrât ve tefritle muzır cerbezeye ve belâlı belâhete düşer, uzun yollarında tehlikeler[i] çeker.
Ve kuvve-i gadabiyye, hadd-i istikàmet olan şecâati ta‘kîb etmezse, ifrâtla çok zararlı, zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefrîtle çok zilletli ve elemli cebânet ve korkaklığa düşer, istikàmeti gayb etmesinin, hatâsının cezâsı olarak dâimî, vicdânî bir azâbı çeker.
Ve insandaki kuvve-i şeheviyye, selâmetli hadd-i istikàmeti zâyi‘ etse, ifratla çok musîbetli, rezâletli fücûra, fuhşa ve tefritle humûda, ya‘nî nimetlerdeki zevq ve lezzetden mahrûm düşer ve o ma‘nevî hastalığın azâbını çeker.
Şualar, Sayfa 533
 
 
İşte bunlara kıyâsen, hayât-ı şahsiyye ve hayât-ı ictimâıyyede bütün yollarında, istikàmet en fâideli ve kolay ve kısadır. Ve sırât-ı müstaqîm gaybedilse, o yollar pek belâlı ve uzun ve zararlı olur.
Demek,  alt  pekçok câmi‘ ve geniş bir duâ, bir ubûdiyyet olduğu gibi, bir hüccet-i tevhîd’e ve bir ders-i hikmete ve bir ta‘lîm-i ahlâka işâret eder.

Yedinci Kelime: alt Bunda[ki] hüccete gàyet kısa bir işâret:

Evvelâ:  altkimlerdir?" diye  alt âyeti beyân ederek, nev‘-i beşerde istikàmet ni‘metine mazhar dört tâifeyi beyân içinde o tâifelerin reislerine alt ’le Muhammed’e (a.s.m), alt ’le Ebûbekr-i Sıddîq’a (r.a),  alt ’le Ömer (r.a), Osman (r.a), Alî (r.a)’a işâret edip, Peygamber’den [a.s.m] sonra Sıddîq [r.a.], sonra Ömer [r.a.], Osman [r.a.], Alî [r.a.], üçü hem şehîd, hem halîfe olacaklar diye, gaybî ihbarla bir lem‘a-i i‘câz gösterir.
Sâniyen: Nev‘-i beşerin en yüksek, en müstaqîm, en sâdık bu dört tâife[si], Âdem [a.s.] zamânından beri hadsiz hüccetler, mu‘cizeler, kerâmetler, delîller, keşfiyyâtlar ile bütün kuvvetleriyle da‘vâ edip ve beşerin ekseri onları tasdîq etdikleri haqîkat-i tevhîd, elbette güneş gibi kat‘îdir. Bu hadsiz meşâhîr-i insâniyye, yüzbinler mu‘cizelerle ve hadsiz hüccetlerle doğruluklarını ve hakkàniyyetlerini gösterip, tevhîd ve vücûb-i vücûd-i Hàliq gibi müsbet mes’elelerde ittifakları ve icmâ‘ları öyle bir hüccetir ki, hiçbir şüpheyi bırakmaz. Acabâ, kâinâtın ehemmiyetli netîce-i hilkati ve zemînin halîfesi ve zîhayâtların isti‘dâdça en cem‘iyyetli ve yükseği olan nev‘-i beşerin en müstaqîmleri, en sâdık ve musaddak mürşidleri ve kemâlâtda reisleri olan mezkûr o dört tâifenin icmâ‘ ve ittifakla îman edip haber verdikleri ve kâinâtı bütün mevcûdâtıyle delil gösterip hakkalyaqîn, ilmelyaqîn, aynelyaqîn i‘tikad etdikleri ve sarsılmaz kanâat getirdikleri bir haqîkati tanımayan ve inkâr eden, hadsiz bir cinâyet ve nihâyetsiz bir azâba müstehak olmaz mı?
 
Şualar, Sayfa 534
 
 
Sekizinci Kelime:  altBundaki hüccete kısa bir işâretdir:
Evet, târîh-i beşer ve kütüb-ü mukaddese, tevâtürlere ve küllî kat‘î hâdisât ve ma‘lûmât ve müşâhedât-ı beşeriyyeye istinâden bil’ittifâq, sarîh ve kat‘î bir sûretde haber veriyorlar ki, sırât-ı müstaqîm ehli olan peygamberler[e] (aleyhimüsselâm) binler vâkı‘âtda istimdâdlarına hârika bir tarzda gaybî imdâd gelmesi ve onların istemekleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hâdisâtda ayni zamanda gazap gelmesi ve semâvî musîbet başlarına inmesi, kat‘î, şeksiz gösterir ki, bu kâinâtın ve içindeki nev‘-i beşerin Hakîm ve Âdil ve Muhsin ve Kerîm ve Azîz ve Kahhâr bir Mutasarrıf’ı, bir Rabb’i var ki, Nûh (a.s.) ve İbrâhim (a.s.), Mûsâ (a.s.) ve Hûd (a.s.) ve Sâlih (a.s.) gibi çok nebîler[e] (aleyhimüsselâm) pek hârika bir sûretde târîhî ve geniş hâdiselerle muzafferiyyet ve necatları vermiş ve Semûd ve Âd ve Fir‘avn kavimleri gibi çok zâlimler[e] ve münkirler[e] dahî, peygamberlere isyanlarına mukàbil, dünyâda dahî bir cezâ olarak başlarına dehşetli semâvî musîbetleri indirmiş.
Evet, Âdem (a.s.) zamânından beri, beşeriyyetde, iki cereyân-ı azîm birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikàmet yolunu ta‘kîb ile ni‘met ve saâdet-i dareyne mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salâhat ve îman; kâinatdaki haqîqî güzelliğine ve intizam ve kemâline mutâbık olarak istikàmetde hareket ettiklerinden, hem kâinât sâhibinin lutuflarına, hem iki cihânın saâdetine mazhar olup, beşeri meleklerin derecelerine, belki fevkıne teraqqî ettirmeye vesîle olarak dünyâda îman haqîkatleriyle ma‘nevî bir cennet, âhirette bir saâdet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci cereyan; istikàmeti bırakıp, ifrat ve tefrit ile aklı bir vesîle-i azâb ve elemler toplayıcı bir âlete çevirmesinden, insâniyyeti en bedbaht bir hayvâniyetden aşağı düşürüp, dünyâda zulümlerine mukàbil gazâb-ı İlâhî ve musîbet tokatlarını yemekle berâber, dalâleti cihetinden, akıl alakadarlığıyla kâinâtı bir hüzüngâh ve mâtemhâne-i umûmiyye ve zevâlde yuvarlanan zîhayatlar içün bir selhhâne ve gàyet çirkin ve karışık görüp rûhu, vicdânı dünyâda bir ma‘nevî cehennemde olup, âhirette dâimî bir azâb çekmeye kendini müstahak eder.
İşte Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde  alt âyeti, bu iki cereyân-ı azîmi ders veriyor. Ve Risâle-i Nur’daki bütün muvâzenelerin menbaı ve esâsı ve üstâdı bu âyetdir. Mâdem yüzer muvâzenelerle Nurlar, bu âyeti tefsir etmişler; biz dahî îzâhı ona havâle ederek, bu kısa işâretle iktifâ ederiz.

 

Şualar, Sayfa 535
 
 
Dokuzuncu Kelime:  alt ’dir. Buna kısacık bir işâret:
Mâdem alt ’deki  alt , üç cemâat-i azîmeyi, bilhassa âlem-i İslâm muvahhidîn cemâatini, husûsan o vakit namazda bulunan milyonlar cemâati bize gösterip, bizi içlerinde bulunduruyor ve duâlarına ve söylediklerimizi aynen söylemeleriyle tasdîqlerine ve bir nevi‘ şefâatlerine hissedâr olmamıza yol açıyor; biz dahî, bu  alt kelimesiyle, o cemâat-i muvahhidîn ve musallînin duâlarına yardım ve da‘vâlarına tasdîq ve şefâatlerinin ve istiânelerinin makbûliyyetine o  alt ’le bir ricâ etmemizle, bizim cüz’î ubûdiyyet ve duâ ve da‘vâmızı küllî, geniş bir ubûdiyyete çevirip, küllî umûmî rubûbiyyete mukàbele etdirir. Demek uhuvvet-i îmâniyye ve vahdet-i İslâmiyye sırrıyle, hem namaz vaktinde âlem-i İslâm mescidinde milyonlarla efrâdı bulunan bir cemâatin râbıta-i vahdet i‘tibârıyle ve ma‘nevî radyolar vâsıtasıyle Fâtiha’daki  alt külliyet kesb eder, milyonlarla  alt ’ler hükmüne geçebilir. (Hâşiyyecik)
 
Hâşiyyecik: İşte derecâta göre bir âmî, bir çekirdek kadar bu kudsî haqîkatden hisse alsa rûhan teraqqî etmiş bir kâmil insan bir hurma ağacı kadar hisse alır. Fakat dahâ teraqqî etmeyen adam, Fâtiha okunurken bu ma‘nâlar[ı] kasden hâtıra getirmeme[li] tâ huzûra zarar olmasın. Eğer o makàma teraqqî etse zâten o ma’nâlar kendilerini gösterirler.

 

Şualar, Sayfa 536
 
 
 alt
 
Üçüncü medrese-i Yûsufiyye’nin tek bir dersinin üçüncü kısmıdır.


{Mukaddime}

Namazdaki Fâtiha’nın ma‘nevî emriyle  alt feyziyle ikinci kısım yazıldığı gibi, namazdaki teşehhüdde dahî  cümlesinin diliyle, ma‘nevî ihtârıyle ve Sûre-i Feth’in âhirinde alt
ilh..  beş mu‘cize-i gaybiyyeyi gösteren büyük âyetin nûruyle üçüncü kısmını yazmaya, şimdi beyânına iznim olmayan üç sebeb içün mecbur oldum. Tafsîlâtını, îzâhâtını, senedli hüccetlerini risâlet-i Muhammedi[yye]ye [a.s.m] dâir Zülfıkàr-Mu‘cizât-ı Ahmediyye [a.s.m] ve Âyetü’l-Kübrâ ve Arabî Hizb-i Nûriyye'ye havâle edip, yalnız gàyet muhtasar, kısacık üç işâretle Arabî Hizb-i Nûriyyenin hülâsasının bir hülâsası ve tesbîhâtda tekrar ettiğim Kelime-i Tevhid ile dâimî virdim bir tefekkür-i Arabî olarak burada yazılan risaleciğinin  alt(a.s.m) şehâdetine dâir parçanın bir nevi‘ tercümesi, İkinci, Üçüncü işâretde yazılacak.

BİRİNCİ İŞÂRET: Bu Kâinât Sâhibi’nin tezâhür-i rubûbiyyetine ve sermedî ulûhiyyetine ve nihâyetsiz ihsânâtına küllî bir ubûdiyyet ve tanıttırmakla mukàbele

 

Şualar, Sayfa 537
 
 
eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinâtda güneşin lüzûmu gibi elzemdir ki, nev‘-i beşerin üstâd-ı ekberi ve büyük peygamberi [a.s.m] ve Fahr-i âlem ve  alt hitâbına mazhar ve haqîkat-i Muhammediyyesi [a.s.m] hem sebeb-i hilkat-i âlem, hem netîcesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinâtın haqîqî kemâlâtı ve sermedî Cemîl-i Zülcelâl’in bâqî âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef’âlinin vazîfedâr eserleri ve çok ma‘nîdâr mektubları olması ve bâqî bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların müştâq oldukları bir dâr-ı saâdet ve âhireti netîce vermesi gibi haqîkatleri, haqîkat-i Muhammediyye (a.s.m) ve risâlet-i Ahmediyye [a.s.m] ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinât onun risâletine gàyet kuvvetli ve kat‘î şahâdet eder; öyle de, başta âlem-i İslâm, bütün beşer ve bütün zîşuûr, Cehennem’den acı ve korkunç olan ademden, hiçlikden, i‘dâm-ı ebedîden, fenâ-i mutlakdan kurtulmak içün, dâimî aşk ve şevqle her zamanda bütün kuvvetleriyle, ve câmi‘ bütün isti‘dâdât lisânlarıyle, bütün duâlar ve ibâdetler ve ricâlarının dilleriyle istedikleri hayât-ı bâkıyyeyi kuvvetli, kat‘î beşâret veren risâlet-i Ahmediyye (a.s.m) ve haqîkat-i Muhammediyye’ye (a.s.m) şehâdet edip nev‘-i beşerin medâr-ı iftihârı eşref-i mahlûkàt olduğuna imzâ bastığı gibi, her zamanda üçyüzellimilyon ehl-i îmânın  alt sırrınca, hergün işledikleri bütün hasenâtlar ve hayırların bir misli Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın defter-i hasenâtına girmesi ve o tek şahsiyyet-i Muhammediyye [a.s.m], yüzer milyon, belki milyar âbid-i muhsin kadar küllî bir ubûdiyyete ve füyûzâtına mazhar bir makàm kazanması, o Zât’ın [a.s.m] risâletine pek kuvvetli şahâdet edip imzâ basar.

İKİNCİ IŞÂRET: Benim virdimde her vakit tefekkürle baktığım yirmiden ziyâde şehâdetlere işâret eden: alt
ilâ âhire..

 

Şualar, Sayfa 538
 
 
Kısa bir nevi‘ tercümesi ve meâli:
. Ya‘nî, Muhammed’in [a.s.m] risâletine şahâdet eden birisi:
Onbir hâlâtından çıkan bir hüccet-i risâletdir. Evet, okumak ve yazmak öğrenmediği ve ümmî olduğu hâlde, ondört asrın ukalâsını, feylesoflarını hayretde bırakan ve edyân-ı semâviyyede birinciliği kazanan bir din ile birden, tecrübesiz ve def‘aten meydâna çıkması emsâl kabûl etmez bir hâlet olduğu gibi, sözlerinden, fi‘illerinden, hâllerinden çıkan İslâmiyyet, her zamanda üçyüzellimilyon insânın ruhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyyekârâne ders vermesi ve ma‘nevî teraqqiyyâta sevq etmesi, emsâlsiz bir hâletdir.
Hem, öyle bir şerîatle meydâna gelmiş ki, âdilane kànunlarıyle nev‘-i beşerin beşden birisini ondört asırda maddî ve ma‘nevî teraqqî içinde idâre etmesi misilsiz bir hâlet olduğu gibi, o Zât aleyhisselâm öyle bir îman ve i‘tikàdla meydâna çıktı ki, bütün ehl-i haqîkat, her zaman onun mertebe-i îmânından feyiz almalarıyla berâber en yüksek ve en kuvvetli bir derecededir diye müttefikan tasdîqleri ve o zamanda hadsiz muârızlarının ona muhâlefeti zerre kadar bir telâş, bir vesvese, bir şüphe vermemesi gösteriyor ki, kuvvet-i îmâniyyede dahî onun emsâli yok ve o külli yüksek îmânı misilsizdir.
Hem, öyle bir ubûdiyyet ve ‘ibâdet gösterdi ki, iptidâ ve intihâyı birleştirip hiç kimseyi taklid etmeyerek, ibâdetin en ince esrârını görüp mürâat ederek en dağdağalı zamanlarda dahî tam tamına ubûdiyyeti yapmasıyle emsâllsiz bir hâlet olması gibi, Hàlık’ına karşı öyle daavât ve münâcât ve ricâlar yapmış ki, bu zamâna kadar telâhuk-i efkârla berâber o mertebeye yetişilmemiş. Meselâ, Cevşenü’l-Kebîr münâcâtında binbir esmâ-i İlahiyyeyi şefâatçi ederek Hàlık’ını öyle bir tarzda tavsif ve ta‘rif eder ki, emsâli yok. Ve ma‘rifetullâhda kimse ona yetişememesi, misilsiz bir hâletdir.
Hem, öyle bir metânetle insanları dîne da‘vet ve öyle bir cür’etle risâletini tebliğ etmiş ki, kavmi ve amûcası ve dünyânın büyük devletleri ve eski dinlerin etbâ‘ları ona muârız ve düşman oldukları hâlde, zerre kadar korkmayarak, çekinmeyerek umûmuna meydan okuması ve başa da çıkarması emsâlsiz bir hâletdir.
İşte, onun sıdkına ve nübüvvetine bu hârika, emsâlsiz sekiz hâletin mecmûu gàyet kuvvetli bir şehâdetdir. Ve bu hâletler, o Zât aleyhisselâm nihâyet derecede ciddiyyetine ve itmi’nânına ve kemâl-i sıdkına ve hakkàniyyetine kat‘î kanâati var olduğunu gösteriyor. Âlem-i İslâm, her günde, her teşehhüdde milyonlar lisânla alt der. Ve onun me’mûriyyetine

 

Şualar, Sayfa 539
 
 
teslîmiyyetini ve getirdiği saâdet-i ebediyye beşâretini tasdîq ettiğini ve beşeriyyetin derin bir aşkla ve fıtrî ve isti‘dâdî pek kuvvetli bir iştiyâqla aradığı hayât-ı bâqıyyeye sağlam bir yol açtığına karşı âlem-i İslâm, minnetdârâne, müteşekkirâne bir ma‘nevî ziyâret ve görüşmek ve üçyüzellimilyon, belki milyarlar nâmına onu tebrik eder.
. Yirmi küllî şehâdetlerden ve çok şehâdetleri ihtivâ eden ikinci şehâdet:
وَبِشَهَادَةِ جَمِيعِ حَقَآئِقِ اَرْكَانِ الْاِيماَنِ عَلَى تَصْدِيقِهِ
Ya‘nî, "Îmânın altı rükünlerinin haqîkatleri ve tahakkukları ve hakkàniyyetleri, Muhammed’in (a.s.m) risâletine ve hakkàniyyetine kat‘î şahâdet eder." Çünki, onun risâlet hayâtının şahsiyyet-i ma‘neviyyesi ve bütün da‘vâlarının esâsı ve mâhiyyet-i nübüvveti, o altı rükündür. Öyle ise, rükünlerin tahakkuklarına delâlet eden bütün delilleri, Muhammed[’in] (a.s.m) risâletinin hak olduğuna ve onun sâdıkıyyetine dahî delâlet ederler. Hem âhiretin tahakkukuna sâir rükünlerin delâletini Meyve Risâlesi ve Onuncu Söz’ün zeyilleri beyan ettikleri gibi; öyle de, her bir rüknü, hüccetleriyle berâber onun risâletine birer hüccetdir .
. Binler şehâdetleri ihtivâ eden üçüncü küllî şahâdet:
alt 
Ya‘nî, "O zât (a.s.m), güneş gibi kendi kendine delildir. Binler mu‘cizât ve kemâlât ve yüksek, güzel ahlâkıyle risâletine ve sâdıkıyyetine pek kuvvetli şahâdet eder. "
Evet, "Mu‘cizât-ı Ahmediyye" risâle-i hârikada üçyüzden ziyâde nakl-i sahîh ile isbât ettiği gibi, o zât (a.s.m)  altalt  âyetlerin sarâhatıyle, avucunun bir parmağıyla Kamer iki parça olması ve nakl-i sahîh ve tevâtürle, ayni avucun beş parmağından beş çeşme su akması ve susuz kalan bütün ordusu o sudan içmesi ve şâhid olması ve bu acîb hârika iki def‘a başka yerde [de] vukù‘ bulması; ve ayni avuçla bir parça toprağı hücum eden düşman ordusuna atarak, herbirisinin gözüne bir avuç toprak girmesiyle, hücumda iken kaçmaları gibi; ve ayni avuçda küçük taşlar, insanlar gibi tesbîhât yapmaları nakl-i sahihle ve bir kısmı tevâtürle târihlerde kat‘iyyen vukùa gelen yüzer ve ehl-i

 

Şualar, Sayfa 540
 
 
tahqîqin yanında bine kadar mu‘cizât, elinde zuhûru; ve dost ve düşmanların ittifâkıyle, güzel hasletlerin ve ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesinde bulunması {Hâşiyye} ve arkasında teba‘iyyetle sülûk edip kemâlâta erişen ve haqîkate aynelyaqîn yetişen bütün ehl-i tahqîq, ittifakla kemâlât-ı Muhammediyye [a.s.m] en yüksek derecede bulunduğuna hakkalyaqîn tasdîqleri ve onun dîninden gelen âlem-i İslâm’ın füyûzâtı ve koca İslâmiyyet’in haqîkatleri onun hârika kemâlâtına delâlet eder. Elbette o Zât [a.s.m], bizzat kendi risâletine gàyet parlak ve küllî, geniş şahâdet eder demektir.
Hâşiyye: Hattâ şecâat kahramanı Hazret-i Alî radiyallâhü anh diyor: Biz korkduğumuz zaman Peygamber’in arkasına girer tehassun ederdik. Şecâat gibi her hasletde fâiq olduğu o zaman düşmanları dahî tasdîq etdiklerini târihler nakl ediyorlar.

· Pekçok kuvvetli şehâdetleri ihtivâ eden dördüncü şehâdet:
alt 
Ya‘nî, "Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, hadsiz haqîkatler ve hüccetleriyle risâletine, sâdıkıyyetine şehâdet eder."
Evet, kırk vecihle mu‘cize olduğu Zülfıkàr mecmûasında isbât edilen; ve ondört asrı nurlandıran; ve nev‘-i beşerin beşden birisini tebeddül etmeyen kànunlarıyla idâre eden; ve o zamandan şimdiye kadar bütün muârızlara meydan okuyan; hiç kimse, hattâ bir sûresinin mislini getirmeye cesâret etmeyen; ve Âyetü’I-Kübrâ’da isbât edildiği gibi, altı ciheti nûrânî, şüpheler giremeyen ve altı makàm-ı kübrâ hakkàniyyetine imzâ basan ve sarsılmaz altı haqîkatlere dayanan; ve her zamanda yüzer milyon lisânlarla şevq ve hürmetle okunan ve her daqîkada milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetle yazılan; ve âlem-i İslâm’ın bütün şehâdetleri ve îmanları şehâdetinden tereşşuh eden; ve bütün ulûm-i îmâniyye ve İslâmiyye onun menbaından akan; ve o, eski semâvî kitapları tasdîq ettiği gibi, bütün kütüb ve suhuf-i semâviyyenin [ma’nevî tasdîqlerine] mazhar bulan {*} Kur’ân-ı Azîmüşşân, bütün haqîkatleriyle ve hakkàniyyetini isbât eden bütün hücccetleriyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sıdkına ve risâletine şehâdet eder demekdir.

* : Bolmak (bulmak): Çağatay lehçesinde “olmak” yerine yardımcı fiil gibi kullanılır. (Hayât Büyük Türk Sözlüğü.)
· Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci küllî şehâdetler: 
alt 

 

Şualar, Sayfa 541
 
 
Ya‘nî, binbir esmâ-i İlâhiyye’ye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihetde Kur’ândan çıkan bir hârika münâcât olan ve ma‘rifetullâh’da teraqqî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede "Zırhı çıkar onun yerine bu Cevşen’i oku" {*} diye Cebrâil vahiy getiren Cevşenü’l-Kebîr münâcâtı içindeki haqîkatler ve tam tamına tavsîfler, Muhammed’in (a.s.m) risâletine ve hakkàniyyetine şehâdet ettiği gibi, Kur’ân’dan tereşşuh eden ve bir cihetde Cevşen’den feyz alan ve tevellüd eden Resâil-i Nûriyye, yüzotuz parçasıyla risâlet-i Muhammediyye’ye (a.s.m) birtek hüccet ve risâletin bütün haqîkatlerini aklen ve mantıken isbâtiyle, hattâ felsefenin nazarında akıldan pek uzak mes’elelerini göz önünde gibi gàyet kolay ve ma‘qûl bir tarzda ders vermesiyle Muhammed’in (a.s.m) sâdıkıyyetine ve risâletine küllî bir sûretde şehâdet eder.
Hem, zamân-ı mâzî dahî risâletine bir küllî şâhiddir ki, irhâsât denilen nübüvvetten evvel zuhur eden ve gelecek peygamberlerin mu‘cizâtı sayılan hârikalar, târihlerde ve siyer kitaplarında kat‘î tevâtür tarz[ın]da nakledilen pekçok vakıalar ki, gàyet sağlam bir sûretde risâletine şehâdet eder ve çok nevi‘leri var. Bir kısmı, gelecek Şehâdetlerde beyân edilecek, bir kısmı da Zülfıkàr’da ve târih kitaplarında sahîh bir sûretde nakledilm[iş]. Meselâ, velâdet-i Peygamberiye’ye [a.s.m] yakın bir vakitde Kâ‘be’yi tahrip etmeye gelen Ebrehe askerinin başlarına ebâbil kuşlarının elleriyle taşların yağması ve velâdet gecesinde Kâ‘bedeki sanemlerin baş aşağı düşmesi ve Kisrâ-yi Fars sarayının harâb olması ve ateş[perest] Mecûsîlerin bin seneden beri yanması devâm eden ateşi o gece sönmesi ve bürhân-ı râhib ve Halîme-i Sa‘diyy’enin kat‘î ihbârlarıyle, bulutlar başına gölge etmesi gibi çok hâdiseler, nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermişler.
Hem, istikbâl, ya‘nî vefâtından sonra onun haber verdiği hâdiseler pekçokdur ve çok nevi‘leri var. Birisi, Âl-i Beytine ve Ashâbına ve fütûhât-ı İslâmiyye’ye âid ihbârât-ı gaybiyyesidir ki, Zülfıkàr’da Mu‘cizât-ı Ahmediyye (a.s.m.) kısmında nakl-i sahih’le seksen vâkıayı aynen haber verdiği gibi çıkması, mesela Osman (r.a.) mushaf okurken, Huseyn (r.a.) Kerbelâ’da şehid edilmeleri ve Şam ve Îran ve İstanbul’un fetihleri ve Abbasî Devleti’nin zuhûru ve Cengiz ve Hülâgû onu mağlub ve mahv etmesi gibi seksen ihbâr-ı gaybî mu‘cizâtı, nakl-i sahîh’le ve târih ve siyer kitaplarına istinâden tafsîlen yazması gibi, ihbâr-ı gaybînin sâir nevi‘leriyle ve Muhammed’in [a.s.m] hakkàniyyetine delâlet eden pekçok vâkıàt-ı istikbâliyye, zamân-ı istikbâl dahî kuvvetli ve küllî bir sûretde risâlet-i Muhammediyye’ye [a.s.m] ve sâdıkıyyetine şehâdet eder demektir.
* : Mecmûatül-Ahzab,l:231.
· Dokuzuncu, onuncu, on birinci, on ikinci şehâdetlere işâret eden,
alt
 
Şualar, Sayfa 542
 
 
Ya‘nî; Muhammed’in (a.s.m.) sâdıkıyyetine ve hakkàniyyetine küllî şehâdetlerden, Dokuzuncusu: alt
sırrına mazhar ve salavâtlarda Âl-i İbrâhim Aleylisselâm’a mukàbil olan Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın içindeki büyük evliyâ ve Alî (r.a.), Hasen (r.a.), Huseyn (r.a.) ve Ehl-i Beyt’in oniki imâmı ve Gavs-ı A‘zam [k.s.] Ahmed-i Rufâî [k.s.], Ahmed-i Bedevî [k.s.], İbrâhîm-i Dessûqî [k.s.], Ebül-Hasen-i Şâzelî [k.s.]gibi aktablar, imamlar; ittifakla, hakkalyaqîn bir i‘tikàdla ve keşfiyyât ve müşâhedâtla ve ümmetde gösterdikleri hârika irşâdâtla ve kerâmetlerle, risâlet ve hakkàniyyet ve sâdıkıyyet-i Muhammediyye’ye (a.s.m) îmanları ve şehâdetleri ile imzâ basıyorlar.
Onuncu[su]: Enbiyâdan sonra en muhterem ve en yüksek tâife, ümmî ve bedevî oldukları hâlde az bir zamanda nûr-i Muhammedî'le (a.s.m) şarkdan garba kadar âdilâne idâre edip, cihangir devletleri mağlup ederek müteraqqî, fenli, medenî, siyâsî milletlere üstad, muallim, diplomat, hâkim-i âdil olarak o asrı bir asr-ı saâdet hükmüne getiren Sahâbeler, Muhammed’in (a.s.m) her hâlini tedqîq ve taharrîden sonra, gözleriyle gördükleri çok mu‘cizâtın kuvvetiyle, eski düşmanlıklarını ve ecdadlarının mesleklerini ve çoklar, Hâlid İbn-i Velid ve İkrime İbn-i Ebî Cehl gibi pederlerinin tarafdârlıklarını, ve kavim-kabîlelerini tamâmıyle bırakıp bütün rûh [u] canlarıyla, gàyet fedâkârâne bir sûretde İslâmiyyet’e girerek aynelyaqîn derecesinde Muhammed’in (a.s.m) sâdıkıyyetine, risâletine îmanları, sarsılmaz küllî bir şehâdetdir.
On birinci[si]: Asfiyâ ve sıddîqîn denilen müctehidler, imamlar, allâmeler, İbn-i Sînâ, İbn-i Rüşd gibi dâhî feylosoflar misillû binler ehl-i tahqîq, aklî ve mantıqî bir tarzda, herbiri ayn bir meslekde şüphesiz binler hüccetlere ve kat‘î bürhanlara istinâden ‘ilmelyaqîn derecesinde Muhammed’in (a.s.m) risâletine ve hakkàniyyetine îmanları öyle küllî bir şehâdetdir ki, onların umûmu kadar bir zekâ[sı] bulunmayan, karşılarına çıkamaz.

 

Şualar, Sayfa 543
 
 
İşte o hadsiz şâhidlerden birisi, bu zamanda Risâle-i Nur’dur ki, münkirler ona karşı hiçbir çâre bulamadıklarından, zâbıta ve adliyyeyi aldatıp mahkeme eliyle susturmasına çalışıyorlar.
On ikinci[si]: Âlem-i İslâm’da herbiri ümmetin ehemmiyyetli bir kısmını dâire-i dersine alıp, hârika irşâd ve kerâmetlerle ma‘nevî teraqqî etdiren ve hüccetler yerinde müşâhedâta, keşfiyyâta dayanan ve aktab denilen en derin ehl-i tahqîq ve haqîkat, rûhânî teraqqîlerinde Muhammed’in [a.s.m] risâletini ve sâdıkıyyetini ve en yüksek mertebe-i hakkàniyyetde bulunduğunu keşfen ve şuhûden görüp müttefikan ve mütetâbıkan nübüvvetine şehâdetleri öyle bir imzâdır ki, onların umûmu kadar bir yüksek mertebe-i kemâlâtı kazanmayan, o imzâyı bozamaz.

On üçüncü şehâdet: Dört küllî ve çok geniş ve kat‘î hüccetlerden ibâretdir:
alt 
Bu fıkranın kısaca bir meâli burada beyan edilecek ve îzâhâtı ve senedleri, Zülfıkàr’ın Mu‘cizât-ı Ahmediyye [a.s.m] kısmının âhirinde mükemmel var.
Ya‘nî, geçmiş zamanlarda nev‘-i beşerin meşâhir ve namdârlarından başda enbiyâ olarak ârifler, kâhinler, hâtifler müttefikan Muhammed’in (a.s.m } risâletine ve geleceğine irhâsât nev‘inden gàyet sarîh ve mükerrer haber verdiklerini nakl-i sahîh ve bir kısmı tevâtürle târih ve siyer ve hadîs kitaplarında kayd ve kabûl edilmesine ve Mu‘cizât-ı Ahmediyye [a.s.m] risâlesinde o binler ihbârâtın en kuvvetli ve kat‘î kısmını tafsîlen beyânına binâen ona havâle edip gàyet kısa bir işâret ile deriz ki:
Enbiyâlar, mukaddes kitaplarda Muhammed’in (a.s.m) nübüvvetine dâir Tevrât, İncîl, Zebûr’un yüzer âyetlerinden sarâhate yakın kısmından yirmi âyetleri Ondokuzuncu Mektub’da yazılmış. Hıristiyan ve Yehûd’ün tarafından çok tahrîfât ile berâber, yine nübüvvet-i Ahmediyye’yi [a.s.m] haber veren yüz âyeti, Huseyn-i Cisrî, kitâbında yazmış.
Kâhinler ise, başda meşhur Şık ve Satîh olarak, rûhânî ve cin vâsıtasıyla gàibden haber veren ve şimdi medyum denilen tevatür bir nakl-i sahîhle Peygamber’in [a.s.m] geleceğine ve Fars devletini kaldıracağına sarîh bir sûretde haber verdikleri ve şüphe kaldırmaz bir tarzda yakında bir Peygamber, Hicaz’da zuhûrunu mükerrer söyledikleri gibi, ârif-i billâh kısmından Peygamber’in (a.s.m.) cedlerinden

 

Şualar, Sayfa 544
 
 
Kâ‘b [كعب] İbn-i Lüeyy ve Yemen ve Habeş pâdişahlarından Seyf  İbn-i Zîyezen ve Tübba‘ gibi çok ârifler, o zaman evliyâları pek sarîh bir sûretde Muhammed’in [a.s.m] risâletinden haber verip şiirlerle i‘lân etmişler. Ondokuzuncu Mektub’da ehemmiyyetli ve kat‘î bir kısmı yazılmış. Hattâ, o pâdişahlardan birisi, demiş: "Ben, Muhammed’e (a.s.m) hizmetkâr olmasını bu saltanata tercih ederim." Birisi de demiş: "Ah, ben ona yetişseydim, onun ammizâdesi olurdum!" Ya‘nî, Hazret-i Alî (r.a.)gibi fedâî bir hizmetkârı ve vezîri olurdum. Her ne ise, târih ve siyer kitapları bu haberleri tamâmen neşrile, bu ârifler, risâlet-i Ahmediyye’ye [a.s.m] kuvvetli ve küllî bir şehâdetle sâdıkıyyetine imzâ basıyorlar.
Hem, o ârifler ve kâhinler gibi risâlet-i Muhammediyye’yi [a.s.m] gaybî haber veren ve sözleri işitilen ve şahısları görünmeyen hâtif denilen rûhânîler, pek sarîh bir sûretde Muhammed’in (a.s.m) nübüvvetinden haber verdikleri gibi, çok muhbirler, hattâ saneme kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taşları nübüvvetinden haber vermeleriyle onun risâletine ve hakkàniyyetine imzâ basıp târih lisânıyla şehâdet etmişler.

· Ondördüncü şehâdet: Kâinâtın kuvvetli şehâdetine işâret eden bu Arabî fıkra:
alt
 

Şualar, Sayfa 545
 
 
Âyetü’I-Kübrâ, bu Arabî fıkranın meâline dâir demiş: Bu kâinât, nasıl ki kendini îcâd ve idâre ve tertîb eden ve tasvîr ve takdîr ve tedbîr ile bir saray, bir kitap gibi, bir sergi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden Sani‘ine ve Kâtibine ve Nakkàşına delâlet eder; öyle de, kâinâtın hilkatindeki makàsıd-ı İlâhiyye’yi bilecek, bildirecek ve tahavvülâtında[ki] Rabbânî hikmetlerini ta‘lim edecek ve vazîfedârâne harekâtındaki netîceleri ders verecek ve mâhiyyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını i‘lân edecek ve "Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler? Ve ne içün buraya geliyorlar ve çok durmuyorlar, gidiyorlar?" diye dehşetli suallere cevâb verecek ve o kitâb-ı kebîrin ma‘nâlarını ve âyât-ı tekvîniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhaqqiq üstâd, bir sâdık muallim istediği ve iktizâ ettiği ve herhâlde bulunmasına delâlet ettiği cihetle, elbette bu vazîfeleri herkesden ziyâde yapan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkàniyyetine ve bu kâinât Hàlıkı’nın en yüksek ve sâdık bir me’mûru olduğuna kuvvetli ve küllî şehâdet edip   alt der.
Evet, Muhammed’in (a.s.m) getirdiği Nur ile kâinâtın mâhiyyeti, kıymeti, kemâlâtı ve içindeki mevcûdâtın vazîfeleri ve netîceleri ve me’mûriyyetleri ve kıymetleri bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinât, başdan başa gàyet ma‘nîdâr mektûbât-ı İlâhiyye ve mücessem bir Kur’ân-ı Rabbânî ve muhteşem bir meşher-i âsâr-ı Sübhaniyye olur. Yoksa, adem ve hiçlik ve zevâl ve fenâ karanlıklarında yuvarlanan karmakarışık vahşetli bir virâne ve dehşetli bir mâtemhâne mâhiyyetine düşer. Bu haqîkate binâen, kâinâtın kemâlâtı ve hikmetli tahavvülâtı ve sermedî ma‘nâlan, kuvvetli bir tarzda  
نَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ الله der.

· Onbeşinci şehâdet: Pekçok kudsî şehâdetleri ihtivâ eden, bu kâinâtda tasarruf ederek zerrâtdan seyyârâta kadar bütün tahavvülât ve harekât ve sekenât ve hayât ve memât gibi bütün tasarrufât; emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyle bulunan Zât-ı Vâcibü’l-Vücûdun icrâât-ı rubûbiyyeti ve ef’âl-i Rahmâniyyeti cihetinde risâlet-i Muhammediyye’ye [a.s.m] mukaddes şehâdetine işâret eden, bu gelen Arabî fıkradır: 

alt 

 

Şualar, Sayfa 546
 
 
Bu pek kat‘î ve çok geniş ve kudsî şehâdetin tafsîlâtını Risâle-i Nûr’a havâle edip, gàyet kısacık bir işâretle meâl-i icmâlîsine bakacağız:
Evet, bu kâinâtda gözümüz önünde bu muntazam tasarrufâtı içinde adâlet ve hikmetle ve rahmet ve inâyet ve himâyetle her zaman iyileri himâye ve fenâları ve yalancıları tokatlamak, rubûbiyyetin bir âdeti olmasından, ef’âl-i Rahmâniyyet muktezâsıyle bir Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı, Muhammed’in (a.s.m) eline vermesi; ve bine yakın mu‘cizelerin pekçok envâını ona vermesi; ve bütün hâlâtında ve en tehlikeli vaz‘iyyetlerinde şefkatkârâne himâye ve hattâ güvercin ve örümcekle muhâfaza etmesi; ve büyük vazîfelerinde onu tam muvaffak etmesi; ve Dîn’ini bütün haqîkatleriyleidâmesi ve İslâmiyyet’ini zemînin ve nev‘-i beşerin başına geçirmesi; ve bütün mahlûkàt üstüne bir makàm-ı şeref ve meşâhîr-i insâniyyenin fevkınde dâimî bir rütbe-i makbûliyyet ve dost ve düşmanının ittifâkıyle en yüksek hasletleri taşıyan bir şahsiyyeti vermekle beşerin beşden birisini ona ümmet etmesi, gàyet kat‘î sâdıkıyyetine ve risâletine şehâdet ettiği gibi; ef’âl-i Rubûbiyyet cihetinde dahî görüyoruz ki, bu âlemin Mutasarrıfı ve Müdebbiri, Muhammed’in [a.s.m] risâletini bu kâinâta bir ma‘nevî güneş yapıp, Nur Risâleleri’nde isbât edildiği gibi, onun ile bütün karanlıklan izâle ve nûrânî haqîkatlerini gösterip ve bütün zîşuûru, belki kâinâtı hayât-ı bâqıyye müjdesiyle sevindirdiği gibi; Dîn’ini dahî bütün makbûl ehl-i ibâdetin fihriste-i kemâlâtı ve harekât-ı ubûdiyyetde sağlam bir program yapması gibi Muhammed’in [a.s.m] şahsiyyet-i ma‘neviyyesi olan haqîkatini, Kur’ân’ın ve Cevşenin delâletiyle tecelliyât-ı ulûhiyyetine bir âyîne-i câmia yapması ve sâbıkan işâret ettiğimiz haqîkatlerin ve ondört asırda her gün ümmetinin bütün hasenâtlarının bir misli kazanmasının ve hayât-ı ictimâiyye ve ma‘neviyye-i beşeriyyedeki âsârının delâletiyle,
Şualar, Sayfa 547
 
 
Nev‘-i beşer[e]en yüksek reis ve muktedâ, ve üstad yapması; ve onu büyük ve kudsî vazîfelerle beşerin imdâdına gönderip ki, rahmet, hikmet, adâlet, gıdâ, havâ, mâ, ziyâ derecesinde insanlar[ı] onun dînine, şerîatine, İslâmiyyet’deki haqîkatlerine muhtaç {Haşiyye} yapması ile oniki küllî ve kat‘î hüccetlerle risâlet-i Muhammediyye’ye [a.s.m] kudsî şehâdet etdiği hâlde, acabâ hiç mümkün müdür ki, sinek kanadının ve bir çiçeğin tanzîminden lakayd kalmayan bu kâinât Sâhibi’nin bu derece küllî ve geniş şehâdetlerine mazhar olan risâlet-i Muhammediyye (a.s.m), kâinâtın ma‘nevî bir güneşi olmasın?
İşte bu onbeş küllî şehâdetler, herbiri pekçok şehâdetleri, hattâ İkinci şehâdet mu‘cizât lisânıyle bin şehâdeti ihtivâ edip öyle bir kat‘iyyetle ve kuvvetle  alt olan da‘vâyı isbat ve tahakkukunu ve kıymetini ve ehemmiyyetini i‘lân etmiş ki, hergün beş def‘a, âlem-i İslâm, yüzermilyon lisânlarla teşehhüdde o da‘vâyı kâinâta i‘lân ettiği gibi; o da‘vânın esâsı olan haqîkat-i Muhammediyye (a.s.m) kâinâtın çekirdek-i aslîsi, bir sebeb-i hilkati ve en mükemmel meyvesi olduğunu, milyarlar ehl-i îman, tereddüdsüz tasdîq ederek kabûl etmişler. Ve bu kâinâtın Sâhibi celle celâlühü o şahsiyyet-i ma‘neviyye-i Muhammediyye’yi [a.s.m] saltanat-ı rubûbiyyetine bir yüksek dellâl ve kâinât tılsımının ve hilkat muammâsının bir doğru keşşâfı ve lutuf ve rahmetinin bir parlak misâli ve şefkat ve muhabbetinin bir beliğ lisânı ve âlem-i bâqîdeki hayât-ı dâime ve saâdet-i ebediyyenin en kuvvetli müjdecisi ve elçilerinin en son ve en büyük bir resûl[ü] eylemiş. Acabâ bu mâhiyyetdeki bir haqîkate kanâat etmeyen veyâ ehemmiyet vermeyen, ne derece hasâret ve hatâ ve belâhet ve cinâyet ettiği kıyâs edilsin!
İşte, namazdaki Fâtiha, nasıl İkinci Kısımda işârâtıyle, teşehhüdde  alt ’daki haqîkat-i tevhîd da‘vâsına kat‘î hüccetleri gösterir, hadsiz imzâlar basar; bu Üçüncü Kısımda dahî yine teşehhüdde  alt ’da haqîkat-i risâlet da‘vâsına kuvvetli şâhidleri getirip nihâyetsiz tasdîq imzâlarını bastırır.

 

Şualar, Sayfa 548
 
 
Yâ Erhamerrâhımîn, bu Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) hürmetine, bizi, onun şefâatine mazhar ve sünnetinin ittibâına muvaffak ve dâr-ı saâdetde O’na komşu eyle! Âmîn, âmîn, âmîn!.. 
 alt
alt 
Hâşiyye: Ben bu ihtiyarlığım ve perîşâniyyetim içinde, zât-ı Muhammediyye’nin [a.s.m] getirdiği erzâq-ı ma‘neviyyenin milyondan birisini hiss etdim. Elimden gelseydi, milyonlar lisânla salavâtlarla ona teşekkür edecektim. Şöyle ki:
Ben, firâqdan, zevâlden çok inciniyorum. Hâlbûki, sevdiğim dünyâ ve dünyevîler, müfârakatle beni bırakıp gidiyorlar. Ben de gideceğimi biliyorum. Bu pek elîm ve cânhırâş me’yûsiyyete karşı, birden saâdet-i ebediyye ve hayât-ı bâqıyye müjdesini zât-ı Ahmediyye’den (a.s.m.) işitmekle kurtuluyorum ve tâm tesellî buluyorum. Hattâ, teşehhüdde
 اَلسَّلاٰمُ عَلَيْكَ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبِرَكَاتُهُ dediğimde, ona hem bîat, hem me’mûriyyetine teslim ve itâat, hem vazîfesini tebrîk, hem bir nevi‘ şükür ve saâdet-i ebediyye müjdesine bir mukàbeledir ki: Müslümanlar, her gün beş def‘a bu selâmı yaparlar.