Cumartesi, 19 Temmuz 2014 17:19

TAKDÎM

 

Te’lîf sırasına göre, Bedîüzzamân’ın Târihçe-i Hayâtı ile ilgili ikinci eser.. Yeğeni Abdurrahmân[1] tarafından kaleme alınmış.. Tab‘ târîhi 1919.. Hamza-i Müksî’nin 7 sayfalık (boşları saymazsak, 5 sayfa) “Bedîüzzamân Saîd-i Kürdî’nin Tercüme-i Hâlinden Bir Hülâsadır”[2] isimli te’lîfine göre hayli genişce.. 1921’de neşredilen 5 sayfalık zeyli ile berâber 45 sayfa..

Mezkûr eser, Osmanlıca aslından yeniyazıya çevrilerek değerli ziyâretçilerimizin istifâdelerine sunulmuştur.  

Hemen farkedileceği gibi aslî imlâ, imkân nisbetinde korunmaya çalışılmıştır.. Ta‘kîbde kolaylık olsun diye de Osmanlıca metindeki sayfa numaraları çeviride gösterilmiştir.

Çalışmalarından ve tesbitlerinden faydalandığım Muhammed Serkan'a; doküman yardımları için Öğretmen Bahâeddin ve Özcan Bayram’a, değerli görüşleri için Rafet Kavukçu Bey'e, tashîhleri için Nâhid Topaloğlu Hocama kalbî şükranlar sunuyorum..

Tedkīklerinize…

Bilâl Tunç

 

 

[1]: http://www.yeniasya.com.tr/haber_detay2.asp?id=49456 

[2]: http://www.risaletashih.com/index.php/musahhah-metinler/192-bediuzzaman-in-tercume-i-hali-mukuslu-hamza

*****

 

 

BEDÎÜZZAMÂN’IN TÂRİHÇE-İ HAYÂTI

Müellifi: Abdurrahmân

İstanbul – Necm-i İstikbâl Matbaası

Bâb-ı Âlî civârında Ebussuûd caddesinde Numero 75

1335

alt 

alt

 *****

[s.3]

BEDÎÜZZAMÂN’IN TÂRİHÇE-İ HAYÂTI

alt

Bedîüzzamân Saîd-i Kürdî, (293)[*] târîhinde Bitlis vilâyetine tâbi‘ Hîzân kazâsının İspâirt/İspa’rit nâhiyyesi mülhakātından NURS karyesinde tevellüd etmişdir. Müşârün-ileyh, Mirzâ nâmında bir zâtın mahdûmu olub dokuz yaşlarına kadar âşiyâne-i pederde kaldı. O esnâda tahsîl-i ilmde bulunan büyük birâderi Molla Abdullâh sabâvetinde bile şiddet-i muhâkemesi birâderinin tahsîl-i ilmden ne derece feyzyâb olduğunu tedkīqe sevq etdi. Birâderinin gitdikce tehzîb-i ahlâq ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezâhür eden meziyyetini düşünüb hayrân kaldı. Ahvâl ve etvârındaki tekâmül-i tedrîcîden neş’et eden ciddî bir şevq ile tahsîli gözüne aldı. Berây-i tahsîl nâhiyyeleri dâhilinde bulunan Tâğ karyesine gitdi.

Müderris Molla Muhammed Emîn’in taht-ı tedrîsinde bulunan mezkûr medresede çok devâm edemedi. Zîrâ tabîat-ı fıtriyyeleri dâimâ izzet-i nefsini korumak ve hattâ ufacık tavr-ı âmirâne ile söylenilen sözlere tahammül edemiyordu. Binâen-aleyh arkadaşlarıyle döğüşerek Molla Muhammed Emîn Efendi’nin emri üzerine tekrâr Nurs karyesine avdet etdi. Mezkûr karyede ayrıca bir medrese olmadığı içün ağabeyinin haftada bir def’a sılaya geldiği günlere derslerini hasr etdi. Demek, haftasını birâderinden aldığı bir dersin mütâlaası ile geçiriyordu. Bir müddet sonra Pîrmis

-----------------

[*]: http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/169-tarih-i-veladet-i-bediuzzaman-1878  

 

[s.4]                                                                                                                                                                      nâmındaki karyeye sonra Hîzân şeyhinin yaylasına gitdi. Orada dahî bâlâda arz olunduğu gibi izzet-i nefsinin hâkimiyyete tahammül edememesi, emsâlleri olub orada tahsîlde bulunan dört küçük talebe ile geçinememesine sebeb oldu. Ve dâimâ dördü bir olarak kendilerini ta‘cîz ediyorlardı. Bunun üzerine mezkûr medresenin sâhibi meşâyih-i kirâmdan Şeyh Seyyid Nûr Muhammed Hazretlerinin huzûruna çıkıb izhâr- ı acz ile şikâyet etmeyi nefsine yediremediğinden ber-vech-i zîr muhâverede bulunmuşdur:

Bedîüzzamân:  “- Şeyh Efendi bunlara söyleyiniz, benimle döğüşdükleri vakit dördü bir olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.” (Şeyh Efendi sabâvetindeki şu merdliğe hoşlanarak)

Şeyh: “- Sen benim talebemsin, kimse sana karış[a]maz..” buyurdular ve son zamâna kadar şeyh talebesi diye yâd olunmakda idi. Bir müddet kaldıktan sonra ağabeyiyle Nûrşîn nâmındaki karyeye geldi. Yaz olmak münâsebetiyle mezkûr karye ahâlîsiyle talebeler Şeyhân nâm yaylaya gitdiler. Yaylada iken birâderi Molla Abdullâh ile birgün döğüşmüş, Tâgî Medresesi müderrisi Molla Muhammed Emîn Efendi de; “- Niçün birâderinin emrinden çıkıyorsun?” diye işe karışırken, bulundukları medrese, Seydâ lakabıyle meşhûr Şeyh Abdurrahmân Hazretlerinin olmak hasebiyle hocasına şu yolda beyânâtda bulunmuşdur:

 “- Efendim! Şu tekyede bulunmak hasebiyle siz de benim gibi bir talebesiniz. Şu hâlde burada hocalık hakkınız yokdur.” diyerek gündüzün bile herkesin güç geçebileceği cesîm bir ormandan geceleyin giderek Nûrşîn’e geldi.

 

[s.5]                                                                                                                                                                                  Bir müddet sonra Kûğāk nâm karyeye geldi.

Kürdistân’da medrese teşkilâtı: İcâze almış bir âlim istediği köyde hasbeten-lillâh bir medrese açar ve bu medresenin mefrûşât ve mahrûkātı hoca efendinin gücü yeterse kendisi, olmadığı takdirde köylü tarafından verirler. Hoca, tedrîsâtı meccânen yapdığı gibi, köylü dahî talebenin yemeklerini üzerlerine alırlar. Ya‘nî her talebe bir köylünün evinden yemek alır. Yemeği ise âilenin yediği yemekden günde üç def’adır. Yâhûd doğrudan doğruya yemek dahî sâhib-i medrese tarafından verilir. Her iki sûretde şu yemeğe Kürdce, Râtib derler. Talebeler senede bir def’a zekât toplamak içün civâr köylere giderler. Şu zekâtdan elbise harclıklarını te’mîn ederler.

Molla Saîd, kat‘iyyen ne zekât almağa ve ne de râtib getirmeğe gitmemişdir. Âdetâ râtib getirmek kendilerince başkalarına arz-ı iftikār etmek derecesinde olub, bundan dolayı zekâta da arz-ı ihtiyâc etmemişdir. Hattâ, arkadaşları zekât toplamağa gitdikleri hâlde kendileri tenezzül etmediklerinden mütehassis bulunan köylüler aralarında bir iâne toplayarak arkadaşlarının aldıkları zekâtdan fazla harclık ihdâ etmişler, başkasının eser-i minneti olan parayı nezdinde taşımamak içün birâderi Molla Abdullâh Efendi’ye vermişlerdir.

 

{Latîfe}

Köylülerin ihdâ etdikleri parayı birâderine verince ber-vech-i zîr muhâvere-i latîfede bulunmuşlardır.

 

[s.6]

Bedîüzzamân:  - Şu paralarımla bana bir tüfenk alınız.

Molla Abdullâh:  - Hâyır olmaz.

B: - Öyle ise bir rovelver alınız.

M: - Hâyır olmaz.

B: - Madem ki olmaz, bir hançer alınız.

M: - O da olmaz. Yalnız size biraz üzüm alırım, işi tatlıya bağlarım,

demişlerdir.

Şu medresede bir müddet kaldıkdan sonra kendileri yalnız olarak Siird’e gitdi. O esnâda dimağına te’sîr eden kandan dolayı cinnet-i muvakkateye ma‘rûz kaldı. Talebeler ise meşâyihden Şeyh Abdurrahmân Hazretlerinin halîfesi bulunan Şeyh Abdülkahhâr Efendi’nin nezdine götürdüler. Şu esnâda kendilerinin tasavvurâtı ber-vech-i zîrdir.

Sanki müteveffâ Seydâ Hazretlerini müşâhede ediyor.

Seydâ: Saîd buraya geliniz, sizi sağaldayım buyuruyorlar.

Bedîüzzamân, öyle ise ben yüksek bir mevqia çıkarsam uçarak Seydâ Hazretlerine ulaşırım diye düşünür ve arkadaşlarının ellerinden kurtularak gider. Nihâyet bir mezarlığa tesâdüf edince kendilerini ta‘kīb eden talebeler arkadan tutarlar. Tasavvurâtınca ölüler kıyâm etmiş de tutuyorlar. Hemen elini hançerine atarak, “Ölüler! Beni bırakınız. Sizi öldüreceğim.” der demez talebeler kucaklayıb Şeyh Abdülkahhâr Hazretlerine götürürler.

Bedîüzzamân: (Şeyh Hazretlerine hitâben) “Beni sağ edersen et.

 

[s.7]

Etmezsen niçün size şeyh derler?..”, der. Ve merdivenden dama çıkarken o esnâda burnundan seyelân eden kan kendilerinin şifâyâb olmasına sebeb olur. Oradan kalkarak meşâyih-i ‘izâm mevqii bulunan Gayda kasabasına gelir. Orada dahî arkadaşı Molla Muhammed Efendi ile döğüşerek Molla Muhammed’in hançer çekmesi üzerine, gözüne iliştiği baltaya sarılır. O sırada diğer bir talebe başından yaralı düşünce medrese hayâtını terkle pederleri nezdine gelir ve pederlerine: “Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zîra talebeler bütün benden büyüktürler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalırım.” der. Ve o kış ilkbâhara kadar evde kalır. O sırada zîrdeki rü’yâyı görür:

 

{Rü’yâ}

Kıyâmet kopmuş, kâinât yeniden ba‘s olunmuş. Bu sırada Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerini ne vecihle ziyâret edebileceğini düşünür. Nihâyet Sırat Köprüsü’nün başına giderek durmak zihinlerine gelir. Çünki herkes oradan geçer. Ben de orada bekleyeceğim.

Hemen oraya gider. Bütün peygamberân-ı ‘izâm hazerâtını birer birer ziyâretle Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerini de ziyârete mazhar olunca uyanır. Artık bu rü’yâsında gördükleri feyz, tahsîl-i ilm içün büyük bir şevk uyandırır.

Pederlerinden tahsîl etmek içün me’zûniyet istirhâm eder ve berây-ı tahsîl Arvâsî karyesine gider. Mezkûr karyede icrâ-yı tedrîs eden meşhûr Molla Muhammed Emîn Efendi kendilerine ders vermeğe tenezzül

 

[s.8]

etmediğinden talebelerinden başkasına okutmasını tavsiye edince izzet-i nefsine ağır geldi.

Mumâileyh, meşhûr Molla Muhammed Emîn Efendi câmi’-i şerîf içinde ders okutmakda iken Molla Saîd i‘tirâz ederek, “Öyle değil” hitâbında bulunmaya cesâret edib, okutmasına tenezzül etmediğini hatırlatdı. Orada bir müddet kaldıktan sonra, Müküs [Bahçesaray] mülhakātından Mîr Hasan Velî medresesine gitdi. Aşağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyyet verilmemek o medresenin âdetinden olduğunu anlayınca, izzet-i nefsinden neş’et eden ulüvv-i himmetle kendini aşağı göstermemek içün sıra-i tahsîl dâhilinde okuması îcab eden yedi kitâbı terkederek sekizinci kitâbdan okuduğunu izhâr etdi. Ve birkaç gün sonra Vastan [Gevaş] kasabasına gitdiyse de orada bir ay kadar tebdîl-i havâ içün ikāmet etdi. Bil’âhire Molla Muhammed isminde bir zât refâkatinde Bâyezîd’e [Doğubayazıt] hareket eyledi. İşte hakīkī tahsîlinin başlangıcı bu târihten i‘tibâr olunur.

Bedîüzzamân hakīkī ve ciddī tahsîlinin başlangıcı, Erzurum vilâyetine tâbi‘ Bâyezîd kasabasında … Şeyh Muhammed Celâlî Hazretlerinin nezdinde başlamış ve orada bu tahsîl üç ay kadar devam etmiş ise de pek garîbdir. Zîrâ Kürdistân usûl-i tedrîsiyle Molla Câmî’den nihâyete kadar ikmâl-i nüsah etdi ve buna da her kitâbdan bir veyâ iki ders nihâyet on ders kadar tederrüs, mütebâkisini terkle diğer kitâba başladı. Böyle, okuduğu kitâbı bitirmeden başka kitâba başlamasına hocası Şeyh Muhammed Celâlî Hazretleri hoşlanmadı. Bir gün niçün böyle yaptığını suâl

 

[s.9]

buyurdu. Molla Saîd cevâbında; “Bu kadar kitâbın okuyub anlamasına muktedir değilim. Ancak bu kitâblar bir mücevherât kutusudur. Anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermek istirhâmındayım. Ya‘ni bu kitâbların neden bahs etdiklerini anlayayım da, bil’âhire tab‘ıma muvâfık olanlara çalışırım.” demişdir. Maksadları ise, esâsen kendilerinde fıtrî mevcûd bulunan îcâd ve teceddüd fikrini medâris usûlünde de göstermek ve bir teceddüd ve garâbet vücûda getirmek olub, bunca havâşî ve şürûhla izâa-i vakt etmemekdi. Bu sûretle alel-usûl yirmi senede tahsîli lâzım gelen ulûm ve fünûnu üç ayda tahsîl ve ikmâl-i nüsah etmişdir. Bunun üzerine hocalarının, “Hangi ilim, tab‘ına muvâfık olduğu” suâline cevâben: “Bu ilimleri birbirinden tefrîq edemiyorum. Yâ hepsini biliyorum veyâhûd hiçbirisini bilmiyorum.” dedi. Ve herhangi bir kitâbı eline alırsa anlar. 24 saat zarfında Cem‘-ül Cevâmi‘, Şerh-ül Mevâkıf, İbn-ül Hacer gibi kitâbların 220 sahîfesini kendi kendine -bilmek şartıyla- mütâlaa ederdi. Artık vaktini şöylece geçirmeğe başladı. O derece ilme dalmışdı ki, hayât-ı zahirî ile hiç alâkadâr görünmezdi. Herhangi ilme [dâir] sorulan suâle bilâ-tereddüd derhâl cevâb verirdi.

 

{O zamândaki hayâtları şöylece tasvîr olunur}

Evvelâ: Hukemâ-i İşrâkıyyûn mesleklerine sülûk ederek zühd ve riyâzate başladı. Fakat hukemâ-i İşrâkıyyûn tedrîc kānûnu mûcibince vücûdlarını

 

[s.10]

riyâzate alıştırmışlardı. Bu ise tedrîce riâyet etmeyerek birdenbire riyâzate daldı. Lihâzâ [لهذا] vücûd tahammül edemeyerek zaîf düşmeğe başladı. Üç günde bir parça ekmekle idâre ediyordu. Şu hareketleri evvelen Ulemâ-i İşrâkıyyûn’un riyâzatin küşâyiş-i fikre hizmet etdiği nazariyesi üzerine ve onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.

Sâniyen: İmâm-ı Gazâlî Hazretlerinin İhyâ-ül Ulûm’unda tasavvûf nokta-i nazarında, دع ما يريبك الى ما لا يريبك[Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyene git.] kāidesine ittibâen ekmeği bile bir zamân terk ve otla idâreye koyuldu.

Sâlisen: Nâdir konuşur.

Kürdler’in edîb-i dâhîlerinden Molla Ahmed-i Hânî Hazretlerinin gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saâdetlerine kapanır, ba‘zan geceleyin orada kalırdı. Bundan dolayı ahâlî, “Bu, Ahmed-i Hânî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuşdur.” ve bu hâli müşârün-ileyhin kerâmetlerine hamlederlerdi. Bu vakitlerde kendisi 13-14 yaşlarında idi.

Kendileri, bu anlayışın hakīkate ve sâir ulemânın anlayışına göre muvâfık olub olmadığında mütereddid idi. Bunun içün Kürd ulemâsından mümtâz sîmâlarla mülâkāt ve şübhelerini izâle içün teberrüken bir-iki ders tederrüs etmeğe karâr verdi. Ve Bağdâd’a ziyâret kasdıyla hocasından me’zûniyet istihsâl etdi. Dervîş kıyâfetine girdi. Omuzlarına bir posteki atarak, caddeleri ta‘kib etmeden dağlarda, ormanlarda geçe dolaşa Bağdâd’a gitmek niyetinde iken Bitlis’e geldi. Şeyh Muhammed Emîn Efendi Hazretlerinin tekyesine giderek iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Efendi kendilerine

 

[s.11]

derviş kisvesini atarak kisve-i ilmiyyeye girmesini teklîfle cübbe ve sarık ihdâ buyurdu. (1)

Bu teklîfe cevâben: “Ben henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris kıyâfetini kendime yakıştıramam. Ve ben bir çocuk iken nasıl hoca olabilirim?” diye teklîfini reddetmişdir. Kendilerine verilen cübbe ile sarığı câmiin bir köşesine vaz‘ ile, Şîrvân’da terketdiği birâderinin nezdine gitdi. Ve orada büyük kardeşiyle ilk görüşde aralarında şöylece kısa bir muhâvere cereyân etdi.

Molla Abdullâh: Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitâbını bitirdim. Siz ne okuyorsunuz?

Bedîüzzamân: Ben seksen kitâb okudum.

M: Ne demek?

B: İkmal-i nüsah etdim ve sıranıza dâhil olmayan birçok kitâblar da okudum.

M: Öyle ise seni imtihân edeyim.

B: Hâzırım. Ne sorarsanız buyurunuz.

Molla Abdullâh, birâderini imtihân eder. Kifâyet-i ilmiyyesini bittakdîr, sekiz-dokuz ay evvel talebesi bulunan Molla Saîd’i kendisine üstâd kabûl etdi. Ve talebelerden gizli olarak kendilerinden ders almaya başladı. Ve bittabi‘ birkaç ay evvel kendilerine okutturduğu kardeşinin şimdi üstâdı olduğunu talebeye sezdirmiyordu. Nihâyet talebeler Molla Abdullâh’ın Molla Saîd

---------------------------------

(1): Kürdistân’da talebeler cübbe ve sarık iktisâ edemez. Cübbe ile sarık, icâze ile ihdâ edilir. Müderrisin hakkıdır.

 

[s.12]

nezdinde ders okuduğunu kapıdan gizli görünce taaccüb edib bil’âhire sormuşlarsa da cevâbında: “Nazar değmemek içün.. Ben ona ders veriyorum.” demişler ve talebelerini aldatmışlardır. Bir müddet kaldıktan sonra Siird kasabasına gider ve orada bulunan Molla Fethullâh Efendi’nin medresesine gider.

Molla Fethullâh, Molla Saîd’e: Geçen sene Süyûtî okuyordunuz. Bu sene Molla Câmî’yi okuyorsunuz?

Bedîüzzamân: Evet, Câmî’yi bitirdim.

Molla Fethullâh herhangi kitâbı soruyorsa “Bitirdim.” cevâbını alınca tahayyür etdi ve kendilerine Molla Fethullâh: “Hey deli! Geçen sene deli idin. Acabâ bu sene de mi deli oldun?”

Bedîüzzamân: İnsan başkasına karşı kesr-i nefs içün hakīkati ketmedebilir. Fakat babadan dahâ muhterem üstâdına karşı hakīkat-i mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz söylediğim kitâblardan beni imtihân et.

Molla Fethullâh herhangi kitâbdan sorduysa cevâbını güzelce verdi. Bunun üzerine bu muhâvereyi dinleyen ve bir sene evvel hocasının hocası bulunan Molla Alî-i Sûrân nâmındaki zât kendilerinden ders almaya başladı. Molla Fethullâh “Pek-a‘lâ zekâda hârikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makāmât-ı Harîriyye’den birkaç satırını iki def‘a okumakla hıfzedebilir misiniz?” diye kitâbı uzatır. Molla Saîd kitâbı alarak bir yaprağını bir def‘a okumakla hıfz etdi ve okudu.

 

[s.13]

Molla Fethullâh: Zekâ ile hıfzın ifrât derece bir adamda tecemmuu nâdir olmakla, şimdiye kadar iki adamda gördüm: Biri sizde, diğeri Molla Hâlid-i Olekî’de(n).

Bedîüzzamân orada iken Cem’-ul Cevâmi‘ kitâbını günde bir-iki sâat iştigāl etmek üzere bir haftada hıfz etdi. Bunun üzerine Molla Fethullâh şu kelâmı söyleyerek kitâbın üzerine yazmışdır:

قد جمع فى حفظه جمع الجوامع جميعه فى جمعة   [Muhakkak hafızasında Cem’ul-Cevâmi’i bir cum’a günü topladı(ezberledi)]

Bu hâl Siird’de şüyû‘ bulmuş ve Molla Fethullâh, Siird ulemâsına: “Bizim medreseye gāyet genç bir talebe gelmiş, her ne suâl etdimse bilâ-tevakkuf cevâb verdi. Bu yaşda zekâsına, ilmine, fazlına mütehayyir kaldım.” diye pek çok medh eder. Bunun üzerine ulemâlar bir yerde toplanarak Bedîüzzamân’ı da‘vet ederler. İntihâb etdikleri bütün suâllerine bilâ-tereddüd cevâb verir. Ve cevâb verirken Molla Fethullâh’ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitâba bakmış gibi kendilerinden okuyarak cevâb veriyordu. Bunu gören Siird ulemâları hârikul‘âde olduğuna hükmedib, fazîletlerini takdîr ü senâda bulundular.

Bu hâl, etrâfa şüyû’ bularak ahâlî kendilerine bir veliyyullâh derecesinde ihtirâm eder ve o nazarda bakıyorlardı. Bu vaz‘iyyet ikinci derecede bulunan bir takım ulemâ ve talebelerin sâika-i rekābetle gayzlarını artırdı. Ve buna tahammül edemeyerek bir teşebbüsde bulundular ki: Şeyh Nakkâş Câmii’ne da‘vet edib mücâdeleye girişiriz. Kendisini ilzâm edince ne a‘lâ. Olmadığı takdîrde berâberimize birer değnek alır, iyi bir dayak atarız diye herkes kitâbını ve

 

[s.14]

bir de değnek alarak mezkûr câmi‘e giderler. Bedîüzzamân’ı da‘vet edince mes’elenin vehâmetini anlayarak bir adamdan bir hançer emânet alır. Doğruca câmi‘e gider. Yanlarındaki sopaları görünce: “Bir şey’e mütehayyirim. Kitâblar münâzara içündür, sopalar ne içün getirilmişdir?” der. Nihâyet mücâdeleye başlarken ihtilâf döğüşmeğe müncer olur. Mes’eleden haberdâr olan Siird ahâlîsi kendisini kurtarmak içün gelmişler. Ahâlî nazarında büyük mevqii olduğu içün, derhâl muârızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya bırakılmış ise de, Bedîüzzamân mesleklerine olan fart-ı muhabbetden muârızları bulunan talebe-i ehl-i ilmin câhillere hedef olmamasını te’mîn içün kendisi odadan çıkıb muârızları tarafından telef edilse bile ehl-i ilmin işine câhillerin karışmaması[nı] müdâfaa eder. Ve bu ihtilâli ref‘ etmek zımnında herhangi talebeye: “Beni öldürün, ilmin haysiyetini muhâfaza edin.” diye yüzünü çevirmiş ise, hiçbir talebe kendisine hançer saplanmaya cür’et etmemiş. Nihâyet ihtilâf bertaraf edilmiş. Siird mutasarrıfı kendisini muhâfaza edib talebeleri nefyedeceğini ve kendisinin oraya gitmeyi tebliğ etmeğe me’mûr etdiği jandarmaya karşı: “Biz talebeyiz. Birbirimizle döğüşür, barışırız. Binâen-aleyh mesleğimiz hâricinde bulunan birisinin bize karışması(nı) muvâfık olmadığından gelemiyeceğim ve hatâ da benimdir.” cevâbında bulundu. Jandarmaları redd eder.

Bu esnâda 15-16 yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve-i bedeniyyece pek çevik ve metîndi. Hattâ “Meşhûr” lakabıyle telkīb edildi. Ve Siird’de kendisiyle mücâdele etmek isteyen bilcümle arkadaşlarına hâzır

 

[s.15]

bulunduğunu i‘lân etdi. Sorulacak suâllere cevâb vermeğe hâzır bulunduğu gibi kimseye de suâl sormayacağını da beyân ederek bu karârda yirmi sene sebât etdi. (2)

Artık muhâlifini mağlub etdiyse de Siird’den canı sıkılarak tekrâr Bitlis’e avdet etdi. Bitlis’de Şeyh Emîn Efendi ile Hîzân şeyhlerinin biraz araları açık olduğu içün, kendilerini bilmeyen birtakım mürîdleri Hîzân şeyhleri aleyhinde söz söylemekde idiler. Molla Saîd bu sözleri işitince, fesâdı intâc edecek böyle sözleri bilhassa gıybet etmek İslâmiyet’e yakışmadığını kendilerine ihtâr etdikden, şunlar Molla Saîd’i Şeyh Emîn Efendi’ye şikâyet ederler. Şeyh Efendi ise, “Henüz çocuk olduğundan kābil-i hitâb değildir.” dedi. Bu söz Molla Saîd’e tebliğ edildiği anda, (zâten bu gibi sözlere fıtraten mütehammil olmadığını evvelce arzetmişdik) hemen Şeyh Emîn Efendi’nin huzûruna çıkarak: “Efendim, beni imtihân ediniz. Kābil-i hitâb olduğumu isbât etmek isterim.” Şeyh Emîn Efendi ulûm-i mütenevviadan ve en müşkil mes’eleden elli suâl tertîb ederek sorar. Suâllerin umûmuna cevâb verdikden sonra çıkarak Kureyş Câmii’ne gider, ahâliye va‘z u nasîhat etmeğe başlar. Bunun üzerine Bitlis ahâlîsinin bir takımı Molla Saîd’e ve bir takımı da Şeyh Emîn Efendi’ye yardım etmek isterler. Bundan dolayı vâli bir büyük vukūâta meydan vermemek içün Bedîüzzamân’ı nefyeder.

Bu def‘a da kendileri

---------------------------------

(2): El-ân, der; zihnim perîşân olmuş.. eski karârımda sebât edemiyorum.

 

[s.16]

Şîrvân’a gitdi. Zâten infirâd eden böyle zâtların muârızları pek çok bulunur. Bilhassa mücâdele-i ilmiyyede mağlub düşenler dâimâ Molla Saîd’i ahâlî nazarında düşürmek içün var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her husûsâtını tecessüs etdirirlerdi. Bir gün nasılsa kazâen sabâh namâzını geçirmiş. Buna vâkıf olan husamâsı başka bir kıyâfete sokarak ellerine bir sermâye düşürmüşçesine, “Molla Saîd namâzı terk etmişdir.” diye ahâlî arasında işâa edildi. Hattâ kendilerinden soruldu ki: “Niçün herkes bunu böyle söylüyor?” Kendileri “Evet, esâssız bir şey’ âlemin içinde çabuk şüyû‘ bulmaz. Hatâ bendedir.”  “Onun içün iki cezâya uğradım: Birisi Allâh’ın itâbı, diğeri nâsın ta‘rîzi. Bunun esâsı ise, geceleyin âdet ettiğim vird-i şerîfi terk etdiğimdir. İşte âlemin rûhu bu hakīkate temâs etmişse de, tamâmını kavramayarak ismini bilmeyib şu vecihle hatâyı tesmiye etmişlerdir.” cevâbında bulunmuşdur.

Şîrvân’da bulunduğu sırada Siird civârından birisi gelerek: “Aman Efendim? Siird’e bir çocuk gelmiş. Kendisi ondört-onbeş yaşında. Umûm ulemâyı ilzâm etdi. Binâen-aleyh şunu ilzâm etmek içün sizi da‘vete gelmişim.” der. Molla Saîd de şu da‘vete icâbet ederek Siird’e gitmek içün hâzırlanır, yola düşerler. İki sâat yol gitdikden sonra şu küçük hocasının evsâf ve kıyâfetini, ismini sorar. O adam: “Efendim! İsmini bilmiyorum. Fakat ilk gelince dervîş kıyâfetinde olub omuzunda bir posteki var idi. Bil’âhire talebe kıyâfetine girdi ve umûm ulemâyı ilzâm etdi.” Bunu işitince kendilerinden bahsetdiği ve bir sene evvelki vukūâtın şimdi civâr köylere şüyû‘

 

[s.17]

bulduğuna vâkıf olunca mes’eleyi anlar. Tekrâr geriye avdet etdi.

O esnâda talebesi bulunan Molla Cuhûr’un köylüler tarafından cerhedilmesinden darılarak, Siird’e tâbi‘ Tillo kasabasındaki Hasyâ nâm türbeye kapandı. Mezkûr türbede hârika olarak Kāmûs-i Okyanus’u Bâb-üs Sin’e kadar hıfz eyledi. Ne fikre mebnî kāmûs’un hıfzetdiği soruldukca “Kāmûs, her kelimenin kaç ma‘nâya geldiğini yazıyor. Ben de bunun aksine olarak her ma‘nâya kaç kelime müsta‘mel olduğunu gösterir bir kāmûs vücûda getirmek merâkına düşdüm. Bu heves üzerine hıfzetdim.” cevâbında bulundu. Mezkûr kubbeye kapandığı vakit kendisinden biraz küçük birâderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki dâneleri kubbenin etrâfında bulunan karıncalara yedirerek, kendisi ekmeklerini yemek suyuna batırarak kanâat ediyordu. Neden dolayı yemek dâneleri onlara verdiği sorulduk da, “Bunlarda bir hayât-ı ictimâiyyeye mâlik ve fevkal‘âde vazîfeşinâs ve sâî bulunduklarını müşâhede etdiğim içün cumhûriyetperverliklerine mükâfaten kendilerine muâvenet etmek istiyorum.” cevâbında bulunmuşdur.

Bir gün de Tillo şeyhlerinden arkadaşı bulunan birkaçı döğüşürler. Dostlarından birisi kendisine yardım etmek içün da‘vet eder. Müşârün-ileyh hangi taraf mağlûb ise ona muâvenet etmekle, diğer tarafından meydana atılan kuvvetli bir adamla karşılaşır. Ona nisbetle küçük bulunduğu hâlde, kendisini tutmağa muvaffak olur. O esnâda gerek müttefiqleri ve gerek muhâsım tarafından birbirine atılan taşların ekserîne ma‘rûz kalır.

 

[s.18]

O kadar müteessir olur ki, bir aya kadar namâz kılarken rükûa gitmekde pek muztarib oluyordu.

İkinci def‘asında dostları tarafından da‘vet edilince, “Kavganız hançerle değil, taş ile kavga ediyorsunuz. Onun içün böyle kavgaya ben iştirâk etmem.” diye reddeder. Orada iken bir gece Şeyh Abdülkādir-i Geylanî Hazretlerini rü’yasında görür ve kendisine hitâben:

Şeyh Hazretleri: “Molla Saîd! Mîrân Aşîreti Reîsi Mustafa Paşa’ya gidiniz. Ve kendisini tarîk-ı hidâyete da‘vet ediniz. Ve kendisine, yaptığı zulmden vazgeçerek namâza, emr-i ma‘rûfa müdâvim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz!.”

Molla Saîd, şu rü’yâyı görür görmez hemen tedârikini yaparak Mîrân Aşîreti’ne doğru Tillo’dan hareket eder. Mumâileyhin çadırına gider. Kendilerinin orada bulunmadığından biraz istirâhatdan sonra Mustafa Paşa içeri girer. Bütün hâzırûn kıyâm etdikleri hâlde, Molla Saîd yerinden bile kımıldanmaz. Kendisinin nazar-ı dikkatini celble, aşîret binbaşılarından Fettâh Bey’den kim olduğunu sorar. Fettâh Bey, Meşhûr Molla Saîd olduğunu bildirir. Hâlbuki, mumâileyh ulemâdan fevkal‘âde müteneffir idi. Şübhesiz bunun da üzerine dahâ fazla kızdıysa da izhâr etmemekde idi. Molla Saîd’e niçün buraya geldiğini sorunca, cevâbında Molla Saîd: “Sizi hidâyete getirmeğe geldim. Yâ zulmü terkle namâzını kılacaksın veyâhûd seni öldüreceğim.” demesinden hiddetlenerek dışarı çıkar. Biraz dolaşdıkdan sonra yine çadıra gider ve Molla Saîd[e] niçün geldiğini tekrâr sorar. Molla Saîd: “Sana söyledim yâ! Onun içün gelmişim.”

 

[s.19]

Mustafa Paşa: (Çadırın direğinde asılı bulunan kılınca işâret ederek) “Bu pis kılıçla mı?”

Bedîüzzamân: “Kılınç kesmez, el keser.” cevâbında bulunmuş. Mustafa Paşa tekrâr dışarıya çıkarak biraz gezindikden sonra içeri gider.

Mustafa Paşa: “Benim Cezîre’de âlimlerim var. Eğer hepsini ilzâm ettinse senin dediğini yaparım ve illâ seni nehre atarım.”

Molla Saîd: “Bütün ulemâyı ilzâm etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre atmak sizin haddiniz değildir. Fakat ulemâya cevâb verince sizden bir şey isterim. O da bir mavzer tüfengidir ki şâyet sözünden durmaz isen onunla seni öldüreceğim.”

Bu muhâvereden sonra atlarına binerek Cezîre’ye giderler. Yolda kat‘iyyen Molla Saîd’le konuşmaz. Bânî Hânı dedikleri mevqie gelince yorgunluğundan Molla Saîd orada biraz yatar. Uykudan uyanır uyanmaz etrâfında bütün âlimler kitâbları ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüşdükden sonra hâzırûna çay ikrâm edilir. Cezîre âlimleri ise Molla Saîd’in şöhretini işitdikleri içün mebhût bir vaz‘iyyetde çaylarını bile unutarak Molla Saîd’in suâline intizâr etmekde idiler. Molla Saîd ise çayı içmekde iken dalgın dalgın karşısında bulunduğu bir-iki bardak çayı da içer.

Mustafa Paşa, hocalarına hitâben: Ben okumuş değilim, fakat Molla Saîd’in mücâdelesinde mağlub olacağınıza şimdi hükmetdim. Zîrâ bakıyorum ki, siz düşünmekden çaylarınızı unuttuğunuz hâlde, Molla Saîd kendi

 

[s.20]

bardağını içdikden başka diğer iki-üç bardağı da içdi.

Bunun üzerine biraz latîfe etdikden sonra Molla Saîd bu âlimlere karşı: “Efendiler! Bendeniz va‘d etmişim, hiç kimseye suâl sormam. Binâen-aleyh cevâbınıza muntazırım.” der. Hâzır hocalar kırka karîb suâl sormuşlardır. Umûmuna cevâb verdikden sonra, bir suâlin cevâbını sehven yanlış söylediği hâlde karşısındakiler doğru telakkī ederek tasdîq etmişlerdi. Meclis dağılınca Molla Saîd derhâtır eder. Hemen kendilerinin arkası sıra giderek: “Afv edersiniz, bir suâlin cevâbını yanlış söylediğim hâlde farkına varmadınız.” Cevâblarını tashîh etmişdir. Ve dediler: “Hakkıyla şimdi bizi ilzâm etdiniz.”

Sonra onlardan bir kısmı nezdlerinde ders okumaya başlamışlar. Bundan sonra Mustafa Paşa, ahdi mûcibince kendilerine bir mavzer tüfengi ihdâ eder ve sözlerinden çıkmaz oldular.

Molla Saîd ilmdeki isti‘dâdı derecesinde idmânlı ve kuvvetli idi. Bunun üzerine güreş tutmakdan da hoşlanırdı. Bu def‘a medreselerde bulunan umûm talebelerle güreşirdi. Hiç birisi güreşde bile mağlûb edemedi. Mustafa Paşa ile bir gün at yarışına çıkarlar. Fakat kasdî olarak Mustafa Paşa gāyet serkeş ve ta‘lîmsiz, hiç binilmemiş bir at hazırlanmasını emreder ve Molla Saîd’e binmek içün verir. Allâhü-a‘lem, atda[n] düşüb zâyi‘ olmak istermiş. 16 yaşında bulunan müşârün ileyh serkeş atı biraz dolaştırdıkdan sonra koşturmasını arzû eder. Ata verdiği istikāmetden at çıkarak başka

 

[s.21]

bir istikāmetde koşar. Molla Saîd ise var kuvvetiyle durdurmak istediyse de muvaffak olmadı. Nihâyet çocukların bulunduğu yere gider. Cezîre ağalarından birisinin oğlu yol üstünde iken hayvân iki elini kaldırıb çocuğun omuzları arasına vurunca çocuk yere düşerek hayvânın ayakları altında çırpınmaya başlar.

Nihâyet imdâdına ulaşırlar. Çocuğu hareketsiz meyyit sûretinde görünce Molla Saîd’i öldürmek isterler. Hizmetcileri hançerlerini çekince Molla Saîd hemen rovelverine el atar ve adamlara hitâben: “Hakīkate bakılırsa çocuğu Allâh öldürmüş. Zâhire bakılırsa at öldürmüş. Sebebe bakılırsa Kel Musto öldürmüş. Çünki bu atı o bana verdi. Durunuz, ben gelib çocuğa bakayım. Ölmüş ise sonra muhârebe edelim.” diye atdan inerek çocuğu kucaklar. Çocukda bir hareket olmadığı görür ve soğuk suyun içine batırıb çıkarır. Çocuk gözünü açarak güler. Bunun üzerine bütün ahâlî mütehayyir kaldılar. Bu vak‘a üzerine bir müddet Cezîre’de kaldıkdan sonra Molla Saîd, talebesi Molla Sâlih ile bedevî Arabların meskeni bulunan Biro’ya gitdiler. Orada biraz kalınca tekrâr Mustafa Paşa’nın eskisi gibi zulme başladığını işidir. Tekrâr onu nasîhat eder, tehdîd eder. Hattâ bir gece öldürmesini tasmîm ederek yatdığı vakit içeri girer. Oğlu uyanır. “Ne geziyorsunuz?” suâline cevâben “Canım incir istedi. Onun içün geldim.” Hemen oğlu kalkıb çokça incir verir. Ve kendilerine: “Bu incir de bu def‘a fidye-i hayâtı olsun.” diye yerine döner.

 

[s.22]

Bir def‘a da bir münâkaşa arasında Mustafa Paşa’ya “Yine mi başladın? Seni öldüreceğim!” tehdîdinde bulunur. Kâtibi ortaya atılır. O sırada Molla Saîd, Mustafa Paşa’ya çok tahkīr eder. Bu tahkīre dayanamıyarak öldürmek içün üzerine hücûm eder. Mîran ağaları zabteder. Mavzerini alarak Mustafa Paşa’ya doğruldur. Nihâyet Mustafa Paşa’nın oğlu Abdülkerîm kendilerine yaklaşarak; “O Râfızîdir, kimsenin sözünü dinlemez. Ricâ ederim, buradan şimdilik başka yere teşrîf ediniz.” söyler. Mumâileyhin sözünü kırmayarak, yalnız olduğu hâlde bedevîlerin meskeni bulunan Biro çölü’ne düşer ve bedevî eşqiyâlarına tesâdüf eder. Bedevîlerin silâhları mızrak ve Molla Saîd’in ise silâhı mavzer idi. Bunun üzerine eşqiyâlara doğru kurşun atmaya başladı. Eşqiyâlar da çekildiler. Yoluna devâm ederken ikinci çeteye tesâdüf eder. Bu def‘a eşqiyâların çokluğundan tutuldu ve kendilerini öldürecekleri sırada içlerinden birisi tanıyarak: “Ben bunu Mîrân Aşîreti’nin içinde gördüm, meşhûr bir adamdır.” der. Derhâl bedevîler çekilerek afv-ı kusûr diler ve korkulu olan yerlerde muhâfaza olarak Museybîn’e [Nusaybin] kadar kendileriyle gelmesini söylerler. Fakat izzet-i nefsi bunların muhâfızlıklarına râzı olmadığı içün yalnız olarak yoluna devâm eder ve Museybîn’e ulaşır. Birkaç gün sonra Mardin’e geldi. Evvelce Mardin ulemâları muârazaya kalkışdılarsa da muvaffak olmadılar ve kendilerine üstâd olarak kabûl etdiler.

O esnâda Mardin’e gelen iki dervîşe tesâdüf etdi. Bunlardan

 

[s.23]

birisi Cemâleddîn-i Efgānî Hazretlerine mensûb olub, diğeri Tarîkat-i Senûsiyye mensûbîninde idi. Bunlar vâsıtasıyla hem Cemâleddîn-i Efgānî’nin mesleğine, hem de Senûsî tarîqine intisâb etdi.

Mardin’de iken bir gece müsellahan bir yere giderken polis ve jandarma devriyesine tesâdüf eder. Bittabi‘ o müsellah olduğundan kendi kendine “Kaçarsam beni tutarlar. Öyle ise hemen [v]urub aralarından geçeyim.” derken devriye ile göğüs göğüse gelir. Bulundukları mevqi‘ ise bayır olmakla polis ile jandarmalar müsâdemeden ayakları kayarak aşağı doğru yuvarlanırken Molla Saîd bir sokakdan vurarak mevqiine gider. Ertesi gün polis kendilerine gelir. O gecede yuvarlanmasından elleri ve yüzü berelendiğini görür. Suâl edince, ahvâli anlattırır: “Böyle bir adamın bize tesâdüf ederek çarpmasıyla biz baş aşağı yuvarlandık. Ondan dolayı şöyle yaralandık. Fakat o herhâlde cin olmalıdır.” Molla Saîd ise gülerek, “Herhâlde cin olmalıdır. Öyle cinler de vardır.” dedi.

Bedîüzzamân, Mardin’de siyâsetle uğraşmakda idi. Ve ilk hayât-ı siyâsiyyesi Mardin’de başlamışdır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyle elleri bağlı, taht-el hıfz Bitlis’e nefyedildi. Jandarmalarla yolda giderken namâz vakti hulûl etmiş ve jandarmalara namâzı kılmak içün ayağını kayıdlardan açılmasını ihtâr etmiş ise de mümânaatda bulunmuşlardır. Bunun üzerine ellerini atar, demir kaydı bir mendil gibi açarak onlara gösterir. Muhâfızlar bu hâli, kerâmet addedib hayretler içinde kaldılar. Molla Saîd ise muhafızlara, tüfenklerinin teslîm edilmesini emrederken jandarmalar

 

[s.24]

teslîmiyyetle ricâ ve istirhâm etmişler; “Biz şimdiye kadar muhâfız idik. Bundan sonra hizmetçiniziz.” diye. Bitlis’e geldi.(3)

Bitlis’de iken, bir gün kendilerine vâli ile bir takım me’mûrînin işret etdikleri ihbâr olunur. Kendileri, “Madem ki ben nefyolmuşum ve Bitlis gibi bir dâr-ı diyânetde hükûmeti temsîl eden zâtın irtikâb etdiği bu muâmeleyi kabûl etmem.” diye meclislerini karıştırmaya teşebbüs eder. Üzerine bir rovelver ile bir hançer alarak, işretle meşgūl bulundukları bir sırada içeri gider. Evvelâ işret hakkında bir hadîs-i şerîf okudukdan sonra pek şiddetli söğüb saymaya başladı. Vâlinin işâret etmesi ihtimâl-i nazara alarak bir eli de rovelverin bulunduğu yerde idi. Mukābele vukūunda vâliye ateş etmek fikrinde idi. Fakat vâli fevkal‘âde mütehammil ve hamiyyetli bir zât olduğundan kat‘iyyen ses çıkarmaz. Nihâyet oradan çıkınca vâlinin yâveri: “Yâhû ne yaptınız? Söylediğiniz i‘dâmınıza mûcibdir.”

Bedîüzzamân: “İ‘dâm hayâlime gelmedi. Hapis ve nefiy zannederdim. Her ne ise, bir münkeri ref‘ etmek içün ölürsem ne zarar var?” cevâbında bulunmuş, oradan avdetinden bir-iki sâat sonra iki polis vâsıtasıyla vâli kendilerini isteddirir. Evvelâ polisleri vurmak istediyse bil’âhire “Niçün iki polise kendimi fedâ edeyim? Hiç olmazsa bir vâli ile mübâdele olunmalıyım.” düşüncesiyle vâliye

---------------------------------

(3): Bir gün Bedîüzzamân’a soruldu: “Nasıl kaydı açdın?” Dedi: “Ben de bilmem. Fakat olsa namâzın kerâmetidir.”

 

[s.25]

gider. İçeri girdiği vakit vâli kıyâm eder ve kendilerine doğru gelir. Kendisi tutacak zannıyle rovelvere el atar. Hâlbuki vâli elini öpmek istiyordu. Nihâyet vâli kendisine bir yer gösterir. Kendisine hitâben:

Vâli: “Herkesin bir pîri vardır. Sen de benim pîrimsin ve yanımda kalacaksın.” derler.

Bir gün Bitlis Gûmîdân mevqiinde bulunan askerlerin içine girmek içün gider. Kışlaya yaklaşınca yasak derler. O yasağı işidmeyerek devâm eder ve aldırmaz. Orada bulunan askerlerden beş kişi bunun başına uçuşurlar. Bu kavgada dâimâ ikisini yere atıyor, diğerleriyle uğraşıyordu. İçinden birisi silâha davranır. Silâhına el atınca elinden almaya muvaffak olur ve silâhı sopa gibi kullanır. Kışladan yirmi asker dahâ çıkar. Molla Saîd bir çâr-ı yek [çeyrek] dahâ mukābele ederek pek çok incitirler. Yere düşer. O esnâda askerî kaymakamlarından birisi gelir. Ne olduğunu sorunca, askerler “Efendim! Bir eşqiyâdır. Tutduk ve öldürdük.” dediler. Molla Saîd bunu işidir, hemen ayağa kalkarak:

Molla Saîd: “Askerler! Yalan söylemeyiniz. Ben çabuk ölmem.” der.

(Kumandan tanır ve askerlere itâb eder.)

Molla Saîd: “Askerlere itâb etmeyiniz. Zîrâ hatâ benimdir. Ve hem de askerleri helâl ediyorum. Çünki onlardan hayfımı almışım ve hem benim vurduklarım dahâ çokdur. Yalnız darbelerim umûma dağılmış. Onların darbeleri ise umûm bende toplandı. Eğer darbelerimin toplandığı farz olunursa onlardan üç-dört kat olarak hayfımı almışım. Yalnız mülâzımı helâl etmem. Zîrâ beni döverken sövüyordu. Ondan vazgeçmem.” der.

 

[s.26]

Bundan sonra yasağa fevkal‘âde riâyet etmeğe başlamışdır. Demek ki bir emrin kabûl etdirilmesi içün böyle bir vukūatın vücudu lâzım imiş. Ve şu vukūat da kendilerine bir ders-i ibret olmuşdur.

Molla Saîd, fıtraten bir kānûn altında yaşamayı ve harekâtının tahdîd olunmasını sevmez. Her hâlde ve her hareketinde gāyet hürr ve serbest olmalarını arzû eder. Şu hâlde olmalıdır, yasakda gördüğü tahdîde canı sıkılmışdır. Ve hattâ “Beni tahdîdât-ı medeniyyeye alışdırmak içün dâimâ böyle acîb gürültüye ihtiyâc vardır. Ve illâ ben hürriyet serbestiyetimi hiçbir kānûnla tahdîd etdiremem.” söylemişdir. Bundan neş’et etmelidir ki, ilk İstanbul’a teşrîflerinde yine herşeyden müstesnâ kabûl etmişlerdir.

Molla Saîd, Bitlis’de iken 16-17 yaşlarında olub, henüz sinn-i büluğa vâsıl olmuşdu. O zamâna kadar bütün ma‘lûmâtı sünûhât kabîlinden olmakla, uzun uzadıya mütâlaaya lüzûm görmezdi. Fakat o zamân sinn-i büluğa vâsıl olduğundan mı veyâhûd siyâsete karıştığından mı, her neden ise eski sünûhât yavaş yavaş gāib olmaya başladı. Bunun üzerine ulemâ arasında mevqiini muhâfaza etmek içün her fenne dâir bir-iki metin hıfz etmek mecbûriyetinde kaldı. Bilhassa dîn-i İslâm’a vârid şükûk ve şübehâtı reddetmek içün Metâli‘ ve Mevâkıf nâm eserler ile ulûm-i âliyye [آليه ] ve ‘âliyyeye [عاليه] dâir kırka kadar mütûnu iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ her gün okumak şartıyla hıfz etdikleri kitâbları üç ayda bir kerre devrine muvaffak oluyordu. Bedîüzzamân’ın iki mütezâd hâlleri var idi. Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki, her neyi eline alırsa onu anlamamak

 

[s.27]

kendisine mümkin değildi. İkinci: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki mütâlaa değil, konuşmakdan bile hoşlanmazdı. Bu inkişâf-ı fikrî genç bulunduğu müddetce fazla idi. Yirmi yaşını tecâvüz edince inkıbâz sâatleri çok olub, inkişâf sâatleri azalmaya başladı. Hattâ nısfı nısfına idi. Bu def‘a esâretinde te’sîrine ma‘rûz kaldıklarından inkıbaz sâatleri inkişâf sâatlerine dahâ fazla galebe çalmışdır.

Kürdistân ahâlîsinin Şâfiiyy-ül Mezheb olmalarından dolayı Molla Saîd, Hanefî kitâblarını mütâlaa buyurmamışdı ve ulemâya dâimâ Hanefî kitâblarının kolay olduğundan bahsederlerdi. Bir gün Hanefî Mezhebi’ne âid bir kitâb eline geçer. Okuyunca bilmediği ve görmediği içün evvelce yanlışdır hükmünü verir. Bil’âhire biraz dahâ okuyunca anlamaya başlar.

Bedîüzzamân: “Eyvâh! İmâm-ı A‘zam’ın etbaına karşı hilâf-ı edeb söyledim. Onun içün İmâm-ı A‘zam’ın bir kerâmeti olarak şu kitâbın anlamasında tevakkuf etdim ve bu hatâya silleyi yedim.” buyurmuşdur.

Mirkāt ismindeki mezkûr kitâbı hâşiyye ve şerhi olmaksızın anlamaya ve hıfz etmeğe başladı. Bil’âhire eline geçen şerh ve hâşiyyesi olan kitâblara mürâcaatla kendi nokta-i nazarıyle tatbîq eder. Bütün mes’eleler muvâfık olduğu gibi, üç kelime hâşiyyeye tevâfuk etmezse de mümâileyhin bu tevcîhleri de ulemânın tahsînine mazhar olarak kabûl ederler.

Bitlis meşâyihlerinden Şeyh Muhammed-i Küfrâî Hazretlerinin kendilerine bedduâ etdiklerini birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müşârün ileyhi ziyârete gider. Müşârün ileyh Molla Saîd’e iltifât ederek hattâ kendisine zîrde muharrer dersi teberrüken ezberden verir.

 

[s.28]

{Ders}

الحمد لله الذى قدر مقادير الاشياء بقدرته و صور تصاوير الاشكال بحكمته و الصلوة على محمد محيط مركز دائرة

النبوة و على آله حبيب كسوة الفتوة و المروة ما دارت على سطوح الافلاك النجوم و ما سارت فى روايالغبراء الغيوم

İşte Bedîüzzamân’ın bu zâtdan okuduğu şu ders, son dersidir.

Bir gün Molla Saîd rü’yâsında Şeyh Muhammed-i Küfrâî Hazretlerini görür. Ve kendilerine hitâben: “Molla Saîd! Gel beni ziyâret et, gideceğim.” demesi üzerine hemen gider, ziyâret eder. Ve şeyhin uçub gitdiğini görünce uyanır. Sâate bakar. Sâat gecenin yedisidir. Tekrâr yatar. Sabahleyin şeyhin hânesinden mâtem sadâsının yükseldiğini işidir. Oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin geceleyin sâat 7’de vefât etdiğini haber verirler. اناللهوانااليهراجعون   رحمةاللهعليهآمين Kemâl-i mahzûniyetle geri döner, هذا تأويل رؤياى  der.

Molla Saîd, Kürdistân meşâyih-i kirâmından Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinden Tarîkat-i Nakşibendiyye’yi ve Şeyh Abdurrahmân-ı Tâgî’den meslek ve muhabbeti ve bilvâsıta Şeyh Fehîm Hazretlerinden ilmi ve Şeyh Muhammed-i Küfrâî’den son dersini aldığı içün bunları fevkal‘âde severdi. Ulemâdan Şeyh Emîn Efendi’yle Molla Fethullâh ve Şeyh Fethullâh Efendi’lere de pek

 

[s.29]

çok muhabbetleri vardı. Bitlis’de pek çok ulemâ bulunub, Van’da ma‘rûf âlim bulunmadığından Van’lı Hasan Paşa’nın da‘veti üzerine Van’a gitdi.

Van’da 15 sene tedrîs ve aşâirin irşâdı içün aralarında seyâhatle imrâr-ı hayât etdi. Van’da bulunduğu müddet, vâli ve me’murîn ile ihtilât ederek asr-ı hâzırda yalnız eski tarzdaki İlm-i Kelâm’ın dîn-i İslâm hakkındaki şükûk ve şübehâtının reddine kâfi olmadığına kanâat hâsıl etmiş ve fünûn tahsîline lüzûm görmüşdür. Bunun üzerine târîh, coğrafya, riyâziyât, tabakāt, mevâlîd, felsefe ve sâir birkaç fenni az bir zamânda elde etdi. Ve şu fünûn bir hocadan tederrüs sûretiyle elde edildiği zannolunmasın, mahzâ kendi mütâlaası sâyesinde hakkıyla anlamışdır.

Hattâ bir gün coğrafya muallimlerinden birisiyle fenn-i mezkûrda oldukca vukūfu müstelzim bir mübâhaseye girişirler. Bu mübâhase geç kalınca ikinci güne ta‘lîka karâr verirler. Molla Saîd, 24 sâatde pek mufassal olmayan bir coğrafya kitâbını hıfzeder. Ferdâsı gün Van vâlisi merhûm Tâhir Paşa Hazretleri konağında muallim efendiyi coğrafyada ilzâm eder. Demek isterim ki, müşârün ileyhi 24 sâatde bir sultânî muallimi derecesinde coğrafyayı elde etmişdir.

Ve yine ayni vecihle bir muâraza netîcesinde, beş gün zarfında kimyâ-yi gayr-i uzvîyi elde etdi. Ve kimyâ muallimiyle muârazaya girişir. Ve bu garâbetleri üzerine “Bedîüzzamân” lakabını kazanır ve ondan sonra şu lakabla telkīb olunur. Bedîüzzamân, kendisine mahsûs bir usûl-i tedrîsi îcâd eder. Şöyle ki:

 

[s.30]

Ulûm-i dîniyye ile fünûn-i asriyyeyi mezcederek, hakāik-ı dîniyyeyi fünûn-i müsbete ile te’yîd ve teşdîd etmek sûretiyle talebesinin tenvîr-i ezhânına sarf-ı himmet eylerdi. Molla Saîd, dört şeyde, bulunduğu havâlînin ulemâsına muhâlif bulunuyordu:

1- Kat‘iyyen hiç kimseden hediyye olarak para almamak ve maâş bile kabûl etmemek.

2- Hiçbir ulemâdan suâl sormazdı. Yirmi sene dâimâ mucîb kaldı. Bu husûsda kendileri derlerdi ki: “Ben ulemânın ilmini inkâr etmem. Binâen-aleyh kendilerinden suâl sormak fazladır. Benim ilmime şübhe edenler var ise, sorsunlar, onlara cevâb vereyim. Şu hâlde sormak, şübhe edenlerin hakkıdır.”

3- Nezdinde bulunan talebelerini râtib getirmek ve zekât almakdan men’ ederdi. Talebelerini kendi iâşe etdiği gibi, hasbeten lillâh tedrîs ederdi.

4- Dâimâ mücerred kalmak, dünyâda hiçbir şeyle alâka peydâ etmemekdi. Şimdiye kadar hangi yerde nakl-i mekân olmuşsa, bütün mal mülkü bir eliyle kaldırıb götürmüşdür.(4)

Van’da bulunduğu vakit vâli merhûm Tâhir Paşa, Avrupa kitâblarını tetebbu‘ ederek kendisine suâl tertîb eyler ve sorarlardı. Bunların hiç

---------------------------------

(4): Buna soruldukça; “Neden hiçbir şey’e kendine temellük etmiyorsunuz?” suâline cevâben: “Bir zamân gelecek ki, herkes benim hâlime gıbta edecekdir. Biri de, temellük bana fazla bir lezzet vermiyor. Dünyâyı bütün bir misafirhâne nazarıyla bakıyorum.” derdi.

 

[s.31]

birisini görmediği gibi, Türkce’yi de yeni tekellüm etmekde olduğundan güzel telaffuz etmedikleri hâlde, cevâbında tereddüd etmezdi. Bir gün kitâbları görünce Tâhir Paşa’nın bunlardan suâl istihrâc ve tertib etdiğini anlayarak, az bir zamânda onları da elde eder. Öteden beri kendisine ilmî bir ehemmiyyet verilmeyen Kürdistân’da, Mısır’daki Câmi-ül Ezher’e mukābil Kürdistân’da da Medreset-üz Zehrâ isminde bir medrese vücûda getirmesini düşündü ve teşebbüsünü kuvveden fi‘le çıkarmak içün çalışıyordu. Şübhesiz istibdâd her teşebbüs-i şahsîye mâni‘ olduğu gibi, buna da mâni‘ oldu.

Bedîüzzamân Van’da iken yaz zamânları Bâşît ve Ferrâşîn, Beyt-üş Şebâb nâm yaylalarda geçiriyordu. Bir gün Tâhir Paşa’ya mezkûr dağların başında Temmuz’da bile buz bulunduğu söyler. Tâhir Paşa i‘tirâz eder ve Temmuz’da hiç oralarda buz tutmaz iddiâsında bulunur. Bir gün Tâhir Paşa’ya yaylada iken zîrdeki mektûbu yazar ve ilk Türkce yazdıkları mektûb şudur: “Ey Paşa! Bâşît başında buz tutdu. Görmediğiniz şey’i inkâr etme. Her şey senin ma‘lûmâtında münhasır değildir. Senin safsatiyâtın her yerde işlemez, vesselâm.”

Molla Saîd, dâimâ iki aşîretin arasının bozulduğunu işidince te’lif-i beyne gider ve irşâd ederek musâlaha etdirirdi. Hattâ hükûmetin bile te’lif-i beynde âciz kaldığı Keravî Aşîret Reîsi Şeker Ağa ile Mîran Reîsi Mustafa Paşa’yı barışdırdı. Ve Mustafa Paşa’ya: “Dahâ tövbe etmedin mi?” suâline “Seydâ! Ne söylerseniz sözünüzden çıkmam.” demiş, ikisini barışdırmışdır. Ve Mustafa Paşa’nın teberru‘ etmek istediği at ile paraları reddeder ve “Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi?

 

[s.32]

Bâhusûs sizin gibi zalemeden nasıl para alırım? Ve siz gālibâ tövbenizi kırdınız. Şu takdîrde bu Cezîre’ye sâlimen ulaşmazsınız.” demişdir. Ve hakīkaten Cezîre’ye yetişmeden yolda öldü[rüldü]ğünü sonradan haber aldılar.

Bir gün de Van vâlisi merhûm Tâhir Paşa ile bir münâkaşa-i ilmiyyede araları bozulur. Rovelverle Tâhir Paşa’yı vurmak içün davranır. Hâzırûn iki tarafı tutduklarından kalkıb medresesine gelir. Orada kapanır. Talebeleri o sırada evlerine gitmişlerdi. Yalnız dört-beş talebesi yanında bulunuyordu. Kapıları kapar, tahassun eder. Kapıya gelenler bir hîle ile kapıyı açmaya muvaffak olurlar. Fakat Molla Saîd bunlara iki şart koşar:

1- Beni medresemde tutmayınız. Zîrâ medresenin şeref-i haysiyyetini ihlâl eder. Binâen aleyh çarşıya çıkarım, orada beni tutunuz.

2- Beni silâhımla nefyediniz.

Vâli Paşa şartlarını kabûl ederek Bitlis’e nefyeder. Bitlis Vâlisi ahvâle vâkıf olduğundan, korkusundan oradan da nefyeder. Bu def‘a kendileri Hîzân’a, oradan Bulanık cihetine gider. O cihetin otuz köyün ulemâsını musâhabe-i ilmiyyeye da‘vet eder. Günde bir köyde, otuz gün böyle münâzara eder. Bunların bütün cevâblarını verdikden sonra Ercîş kasabasına gider. Oradan Îran’a geçib Tâhir Paşa’nın aleyhinde bir cem‘iyet teşkîline karâr verir. Tâhir Paşa işidince da‘vet eder ve tatyib-i hâtır ederek barıştılar. Van’da kaldı.

Bedîüzzamân Molla Saîd, riyâziyâtda hârikul‘âde bir sür‘at-i intikāle mâlikdi. Herhangi bir müşkil mes’ele olsa, zihnen hallederdi. Hattâ cebir mukābele ilminde kendi zihninde Kürdce bir risâle yapmışdır.

 

[s.33]

Tâhir Paşa nezdinde hesâb mes’elesi münâkaşaya mevzû‘ olmuş. Hesâba dâir hangi mes’ele mevzû‘-i bahs olmuşsa, dahâ başkaları ve en mâhir kâtib rakamla yapamadan Molla Saîd zihnen çıkarıyordu. Pek çok defa‘lar böyle yarışlara girişdi. Dâimâ da ileri çıkmışdır. Bu def‘a şöyle bir suâl sordular: Onbeş müslim, onbeş gayr-i müslim farzedilerek bir bir ardısıraya dizilince bunlara yapılacak her kur‘ada gayr-i müslime isâbet etmesi matlûbdur. Nasıl taksîm edilir?

Bu suâline cevâben: “Bunların 124 vaz‘iyyet-i muhtemelesi vardır” diye yapar. Hem de der: “Bundan daha müşkîli de kendim îcâd ederim. 2500 vaz‘iyyet-i muhtemeleye göre de yaparım.” İki sâat zarfında ma‘rûz elli aded İslâmla elli aded gayr-i müslimi o vaz‘iyyetde taksîm eder ki dâimâ kur’ayı gayr-i müslime düşürür. Ve hattâ 500 gayr-i müslim olmak 250 bin vaz‘iyyet-i muhtemele üzerine bir mes’ele çıkartdı ve Tâhir Paşa’ya göstererek bir risâle şeklinde yazdı. (Maatteessüf Van’da yanmıştır.) Bil’âhire bütün küre-i arz buğday dâneleri farzedilirse ne kadar eder? Bunu da halletdi.

Ve sonra Âdem Aleyhisselâm’dan şimdiye kadar kaç (sâniyenin onda biri olan) âşire geçmişdir. Bunu da zihnen ikibuçuk sâatde çıkartdı. Ve dahâ sonra bütün küre-i arza yağan yağmurların katreleri matlûbdur. Buna cevâben Molla Saîd; “O değil fakat bütün küre-i arza bir sâniyede bir tabaka düşerse ve beher dört parmak yerde dört katre düşerse onu bu tarzdan on sene mütemâdiyen yağarsa kalemsiz hesâb edebilirim.” söyleyerek üç sâatde çıkartdı. Fakat bu ince hesâbla kuvve-i müfekkiresine sû’-i te’sir yaparak, öyle bir dimağ hastalığına dûçâr oldu ki, üç sene kadar kimse ile

 

[s.34]

zarûret olmadan konuşamaz. Hattâ talebeleriyle de güç konuşurdu. Üç sene sonra tamamıyle şifâyâb oldu. Zâten yukarıda bahsedildiği gibi, Kürdistân’da bir dâr-ül fünûn makāmında kāim olmak üzere Medreset-üz Zehrâ’yı vücûda getirmek veyâhûd Van, Bitlis, Diyârbekir’de dâr-ül fünûn derecesinde bir medresenin küşâdı teşebbüsüyle İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelmesinin bir de Tâhir Paşa’dan işitdiği şu, “Sen Kürdistân ulemâsını ilzâm ediyorsun. Fakat İstanbul’a gidib o denizdeki büyük balıklara meydan okuyamazsın.” diye ta‘rif etdi. Ma‘rûzât-ı sâbıkadan dahî anlaşıldığı vecihle müşârün-ileyh böyle ta‘rîflere tahammül edemezdi. Bundan dolayı idi, İstanbul’a gelir gelmez ulemâyı münâzaraya da‘vete i‘lân etdi. Bir de Kürdistân’daki zekâ-i iqlimîye göstererek ta‘mîm-i maârif husûsunda nazar-ı dikkati celbetdirmek idi. Yoksa Molla Saîd kat‘iyyen hodfürûşluğu sevmez.

İstanbul’daki hâdiseler İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnamesi nâm eserinde beyân edildiğinden bundan sarf-ı nazar edilmişdir.

Bedîüzzamân, hürriyet tarafdârı iken gördükleri haksızlıklardan dâimâ Jöntürklere muhâlefet ederek, “Siz dîni incitdiniz, gayretullâha dokundurdunuz, hilâfeti tezyîf etdiniz, netîcesi vahîm olacakdır.” diye izhâr-ı muhâlefetden çekinmiyordu. Dîvân-ı Harb’deki kahramânâne müdâfaatı ve Jöntürkler’e îrad etdiği onbirbuçuk suâli âleme ma‘lûmdur.

İstanbul’da Van, Bitlis, Diyârbekir’de bir medresenin küşâdı içün her ne kadar çalıştıysa da, maatteessüf tevkifhâne ile tımarhâneden başka bir netîceye dest-res olamadı. Nihâyet Batum tarîkıyle Van’a avdet etdi. Tiflis’de

 

[s.35]

tesâdüf etdiği Rus Polislerinin “Hürriyet sizi parçalayacakdır.” sözlerine mukābil, Bedîüzzamân, “Sizi parçalayacak. Ben de Tiflis’de medresemi küşâd edeceğim.” demiş. Devâ-ül Ye’s nâm kitâbının zeylinde yazılmışdır.

Van’a muvâsalat edince aşâiri dolaşarak ictimâî, medenî, ilmî derslerle iştigāl etmiş, bu husûsda Aşâirlere Suâl ve Cevâb nâmında bir eser vücûda getirmişdir. Hem de dîne ve ilme bir hizmet etmek içün oradaki ulemâyı toplayarak elindeki parayı da bu husûsda sarfeder ve hükûmetin adem-i müzâheretinden netîcesi akīm kalır.

Bu mes’eleden Van’dan Şâm’a sefer eder. Şâm’da iken ulemânın ilhâhı üzerine Câmi-ül Emevî’de bir nutuk söyler ve bunun sûretini Hutbet-üş Şâmiyye ismi altında tab‘ etmişlerdir. Sonra Şam’da kalmayarak yine Medreset-üz Zehrâ(’yı) fikri[ni] vücûda getirmek [Medreset-üz-Zehrâ'yı fikrî vücûda getirmek / Medreset-üz-Zehrâ'yı vücûda getirmek fikri] içün İstanbul’a gelir. Seyâhat-ı Şâhâne münasebetiyle Rûmeli’ye gider. Ve hattâ şemindöferde bir risâle vücûda getirerek, El-Hutbet-üş Şâmiyye nâm eserin zeylinde tab‘ edilmişdir.

Oradan avdet ederken Van’a geldi. Millî bir medrese küşâd ve tedrîsine devâmla eski fikrin(e)[i] de ta‘kībden geri durmuyordu. Bu def‘a tali’ rûy-i muvâfakat göstererek Van’da Medreset-üz Zehrâ nâmında bir medresenin küşâdına İrâde-i Seniyye şerefsudûr buyurulduysa da, seferberlik dolayısıyla medresenin temelinden başka bir şey’ yapılmayarak Harb-i Umûmî zuhûr etdi. Zâten o kış Molla Saîd dâimâ talebelerine hitâben: “Hâzır olunuz. Büyük bir musîbet ve felâket bize karışıyor.” buyurmuşdur.

 

[s.36]

Harb-i Umumî’de mecbûriyetle bütün talebesiyle harbe iştirâk etdi ve Parsin Cebhesinde büyük musîbet ve felâketlere uğramış ise de, gerek muhârebede ve gerek esâretde çekdikleri mezâhimi yazmaya bu harbin aleyhimizde netîcelenmesinden dolayı müsâade buyurmadılar. Binâen-aleyh  gāyet muhtasaran arzediyorum:

Parsin’den Van’a avdet ederken Van’da ihtilâl zuhûr etdi. Kendileri bu ihtilâle karışmayarak medresesinde ikāmet ediyordu. Ve dâimâ ma‘sûmların vikāyesine son derece çalışıyor ve çoluk-çocuklara dokunmaması içün herkesi men‘ ederdi. Bu esnâda maatteessüf Van sukūt etdi. Bunun üzerine talebesiyle medresesinde tahassun edib müdâfaa etmek niyetinde idiler. Vâlinin fevkal‘âde itâatı üzerine Van’ı terk etdi ise de, muhâcirleri vikāye içün Vastan’da [Gevaş] muhârebe etdi. Mezkûr muhârebede arkadaşlarımızdan ve üstâd-ı muhteremin kâtibi Molla Habîb şehîd oldu. (Allah rahmet eylesin.) Oradan gelen muhâcirleri selâmete îsâl etdikden sonra İspa’rit/İspâirt nâhiyesine Ermeni çetelerinin taarruzunu işidir. Bu def‘a vatanına ya‘ni esas meskat-ı re’sine giderek fedâîlere karşı müdâfaa eder. Ermenilerin âile ve ma‘sûm çocuklarını toplayarak bunlara dokunmak şer’an câiz olmadığından ahâlîyi men‘ eder. Ve mezkûr çoluk-çocukları Ermeni fedâîlerine teslîm etdirmek içün gönderir. Ermeni fedâîleri bu hâlden memnûn olarak, “Mâdem ki siz bizim âilemize dokunmuyorsunuz, biz de muhâriblerinizden başka kimseye dokunmayız.” diye cevâb gönderirler. Bu sûretle yapılan muhârebelerle tekrâr Van’a girmeğe muvaffak olurlar. Bu def‘a Bedîüzzamân

 

[s.37]

Van Kal‘asında tahassun ederek müdâfaa etmek içün ısrârda bulunursa da, Van vâlisi Cevdet Paşa vaz‘iyyet-i sevk-ul ceyşînin fenalığından bahisle ilhâh ederek aldırır, Vastan’a gelirler. Oradan Cevdet Paşa ile Bitlis’e giderler. Bitlis’de bulunan beşyüzü mütecâviz yetim muhâcirîn çocukların iâşesini der‘uhde ile onlarla uğraşır.

Erzurum’un sukūtu esnâsında Muş kasabasının düşman istîlâsına ma‘rûz kalacağı esnâda mezkûr kasabada 12 top bulunuyordu. Şu toplar kurtularak Bitlis’e gelirse Bitlis’i müdâfaa vaz‘iyyetinde kalabilir, olmadığı takdîrde Bitlis’in tahliyyesine mecbûr kalınacakdır. Bunun üzerine Bedîüzzamân talebesiyle ve 300 kişi ile berâber Muş tarafına gider. Mezkûr topları karların üzerinde Bitlis’e getirmesine muvaffak olur. Bitlis hâricinde düşmanla müsâdeme başlayarak Bitlis müdâfaa olunur. Molla Saîd talebesiyle orduya dâhil olur ve garâibden olarak üç kurşuna hedef olur. Bunlardan birincisi kalbinin üzerine isâbet ederse de tütün tabakasıyla sigara ağızlığını parçaladıkdan sonra vücûduna te’sîr etmez. İkincisi de hançerinin bulunduğu sol kaburgasına gelirse de hançerinin sapını deler ve kendilerine zarar dokunmaz. Üçüncüsü yine sol omuzuna gelir, hafifce bir yara açar. Bitlis’in sukūtu gecesi ayağı kırılarak arkadaşları şehîd düşüb Bitlis’in içinde suya düşerler ve düşmanın ihâtasına ma‘rûz kalırlar. Düşmanın gelen kuvveti yanıbaşlarındaki beş nefer Bitlis ahâlisini şehîd etmeğe uğraşırken bâkī kalan talebeleri köprünün altındaki gizli bir yere

 

[s.38]

alt

çekilirler. Şu sûretle orada sığınırlar. Ve talebelerine: “Arkadaşlar, durmayınız. Sizi helâl etdim. Beni bırakınız, siz kendinizi kurtulmağa çalışınız.” demesi üzerine talebeler, “Sizi bu hâlde bırakıp gidemeyiz. Şehîd olursak yine hizmetinizde olsun.” diye kalırlar. 35 sâat su içinde bu vaz‘iyyetde bulunur. Bil’âhire talebelerinden birisi Rus karakoluna gider. Molla Saîd’in ma‘lûmâtı olmaksızın ma‘lûmât verir. Ruslar gelib mezkûr yerden çıkarırlar. Bil’âhire Van, Culfa, Tiflis, Kologrif, Kostroma’ya sevq ederler.[*] Bu yollarda ma‘rûz kaldığı tehlikeleri, hattâ birkaç def‘a Rus zâbitleri öldürmekle meşrû‘ bir intihâra kasda kadar varmalarını tafsîlâtıyle arz etmeğe kendileri müsâade etmedikleri içün muhtasaran yazdım.

Mezkûr Kostroma’dan firâr sûretiyle Petersburg, Varşova’ya gelmeğe muvaffak olmuş ve bil’âhire Viyana tarîkıyle İstanbul’a gelerek esâretden tahlîs-i girîbân etmiş. Üstâd-ı muhterem bugün İstanbul’da olub, ma‘lûmâtı olmadan Dâr-ül Hikmet-il İslâmiyye a‘zâlığına ta‘yîn buyurulmuş ve emr-i vâqi‘ karşısında bulundurularak kabûle mecbûr olmuşdur. El-hâletü hâzihî, mezkûr makāmda vazîfe-i diniyye ve ilmiyye ile meşgūl bulunur.

Üstâd-ı Muhteremin tercüme-i hâline âid işbu satırları gerek ahâlî ve ulemâdan telakkī etdim ve gerek bizzât müşâhede-i âcizânem üzerine mufassalan enzâr-ı kāriîne arz eyliyorum. Her husûsda mübâlağadan son derece tevakkī ve hattâ tarafgîrlik töhmetine ma‘rûz olmakdan ihtirâzen birçok ma‘lûmâtı ihmâl eylediğime kāriîn-i kiram emîn olabilirler.

-----------------------

[*]: http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/178-yine-kologrif  

 

[s.39]

{ÂSÂRI}

1- Muhâkemât, Türkcedir.

2- Reçetet-ül Ulemâ, Arabcadır.

3- Reçetet-ül Avâm, Arabcadır. Ve hakkıyla sitâyîşe şâyân eserlerdir.

4- Ta‘likāt. Mantıkda bînazîr bir eserdir. Nazariyyât-ı Mantıkıyyeyi tatbîkāta (ta‘kīb) [takrîb] eder.

5- Rumûzât. Mantıkda i‘mâl-i zihn içün güzel bir eserdir.

6- İşârât-ül İ‘câz fî Mezân-il Îcâz. Bir tefsîr-i şerîf olub, o da sâhibine benzer. Başka tefsîrlere benzemez, bedi‘ ve garîbdir. Şimdi mezkûr tefsîr-i şerîfden bir cüz’ü tab‘ edilmişdir.

 

Müşârün ileyhin veled-i ma‘nevî

ve birâderzâdesi

Abdurrahmân

 

(Bir Kürd Çocuğunun İhtisâsâtı) [*]

           Sevgili Kürdistân'a

Âh, ey vatan! Ey, sâha-i gam, kişver-i pür-hûn!

Ey yavrusunu gāib eden mâder-i mahzûn!

 

Nefhın beni efsûnluyor ey, dahme-i ecdâd!

Rûhum mütesellî olur etdikce seni yâd..

 

Îmâna tekemmül veriyor hâkini sevmek,

Ömr-i ebedîdir yoluna cânımı sermek.

 

O karlı tepende güneş oldukça direhşân,

Elmâs gibi parlar ne güzel servet ü sâmân.

[s.40]

Yeldâ-yı gamı nûr-i hayâlinle geçirdim,

Şimdi ararım fecrini, dîcevri bitirdim.

 

Âh! Hep sana gelmek, sana koşmakdı hayâlim,

Lâkin beni kış bağladı yok şimdi mecâlim.

 

Kavuşmadan ölsem cesedim dağlara kalsın,

Her şâm u seher yâd ile bûy-i vatan olsun.

 

Yavrularını istemişsin, hepsi de hâzır,

Kim yollayacak, onları sormaz bile nâzır.

 

Onlar yalnız bir nakarât ile öterler,

Tehcîr içün tekbîri de zâhir unudurlar.

 

Lâkin senin evlâdlarının azmi metîndir,

Her azm ve irâdetlinin âtîsi emîndir.

Çıplak da, yayan da sana doğru geliyorlar,

Dağlarda o karlarda da ekser donuyorlar.

 

Yoldan çekil, ey, âh ile çabuk eriyen kar!

Sen de yıkıl ey fırtına!.. Ey şems sen ol yâr!..

 

Âh anne, güzel anne!.Şu çocuklara söyle,

Hâlâ sürecek mi şu nifâq ortada böyle.

                                     Mahmûd Nejâd

                                      [Es-Süleymânî]

 

[*]: Bu şiir, Jîn dergisinin 5 Kanûn-i sânî 1335 (1919) târihli 8. Sayısının 11. Sayfasında yayınlanmış..

*****

[s.41/1]

TÂRİHÇE-İ HAYÂTIN ZEYLİ

Lemaât dîvânın[ın] sâhibi amûcam Saîd-i Kürdî’nin tercüme-i hâlini muhtasaran müstakil bir risâlede yazmışdım. Fakat ikibuçuk seneden beri Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’nin vazîfesini ona yükletdirdiler. O da derdi: “Ben bunu terk edeceğim, fakat millete de bir hesâb vermek isterim..” Bendeniz de amûcamın Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’deki vazîfesinden nasıl hesâb vermek istediğine dâir birkaç söz yazıyorum.

Birâderzâdesi

Abdurrahmân

 

Bundan ikibuçuk sene evvel –ki 1334 senesi idi– amûcamın rızâsı olmadan, Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’ye a‘zâ edildi. Fakat esâretde çok sarsılmış olduğundan on ay me’zûnen vazîfeye gitmedi. Hattâ çok def‘alar isti‘fâ etmek teşebbüsünde bulundu. Fakat ahbâbları bırakmadılar. Bunun üzerine vazîfeye devâm etdi ki birbuçuk sene oluyor. Bidâyetde hâline dikkat etdim ki, zarûretden fazla kendine masârif yapmıyordu ve “Maîşetce neden bu kadar fenâ yaşıyorsun?” diyenlere cevâben derdi ki:

— “Ben sevâd-ı a‘zama tâbi‘ olmak isterim, sevâd-ı a‘zam ise bu kadar tedârik edebilir. Ben ekalliyyet-i müsrifeye tâbi‘ olmak istemem.” Ve Dârü’l-Hikmet’den aldığı maâşdan mikdâr-ı zarûreti ayırdıkdan sonra mütebâkīsini bana vererek:

— “Hıfz et” derdi. Ben de o bir sene zarfındaki fazla kalmış olan paraları amucamın bana olan şefkatine, hem malı istihkār etmesine i‘timâden haberi olmadan tamâmen sarf etdim. Ve sonra da bana dedi ki:

— “Bu para bize helâl değildi. Millet

 

[s.42/2]

malı idi. Ne içün sarf etdin? Mâdem ki öyledir, ben de seni vekil-harclıkdan azl ile kendimi nasb etdim.” Ondan sonra ayda bana yirmi banknot, kendisine de onbeş tefrîq ederdi. Fakat başka masraflar da onun onbeşine dâhil idi. Demek ayda on-oniki banknot kendisine kalıyordu. Fazla kalan mütebâkī paraları kendisi hıfz eyledi.

Bir müddet aradan geçdi. Yeni kalbine geldiği hakāiqden oniki te’lîfâtını dîn nâmına tab‘ etdirdi ve toplanan yediyüz kadar banknotları o te’lîfâtların tab‘iyesine verdi. Yalnız bir iki küçüğü müstesnâ olmak üzere diğerlerini meccânen etrâfa dağıtdırdı. Ne içün satdırmadığını suâl etdim. Dedi ki:

— “Maâşdan bana kūt-i lâyemût câizdir, fazlası millet malıdır. Bu sûretle millete iâde ediyorum.”

Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’deki hizmeti hep böyle teşebbüs-i şahsî ile idi. Çünki orada müştereken iş görmek içün ba‘z[ı] mâni‘ler görüyordu. Zannımca kāri’ler de bunu biliyorlar ki, müşârün-ileyh kefenini boynuna takmış ve ölümünü göze almışdır. Ve Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’de demir gibi dayandı. Ecnebî te’sîrâtı Dârü’l-Hikmet’i kendine âlet etdiremedi ve o yanlış fetvâya karşı dayandı, reddetdi. İslâmiyyet’e muzır bir cereyân ortaya atıldığı vakit o cereyânı kırmak içün küçük bir eserini neşr ediyordu. Hattâ Anadolu’dan istediler. Gitmedi. Demişdi:

— “Ben tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum, siper arkasında mücâhede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyâde burayı dahâ tehlikeli görüyorum.”

Başka kitâbları yanında bulundurmaz. Ona derdik:

—“Ne içün başka kitâblara

 

[s.43/3]

bakmıyorsun?”

Derdi:

—“Her şeyden zihnimi tecrîd ile Kur’ân’dan fehm ediyorum.”

Nakl etse ba‘z[ı] mühim gördüğü mesâili yine tagayyürsüz kendi âsârından alır tekrâr ederdi. Derdik:

— “Ne içün aynen böyle tekrâr ediyorsun?”

Derdi:

— “Hakīkat usandırmaz libâsı değiştirmek istemem.”

Kendisine derdik:

— “Neden en ulvî hakāiq-i dînîle berâber ba‘z[ı] mesâil-i siyâsiyyeyi de kitâblarında derc ediyorsun?”

Cevâben derdi ki:

— “Çocuğa ilâcı içirmek içün bir şekerleme gösterilir. Tâ ki o da ağzını açar, ilâcı o vâsıta ile içirir. Efkâr-ı amme de siyâset içün ağzını açmış, ben de tiryâkı içirmek içün siyâseti de zikretdim.”

Fakat maattessüf pek îcazkârâne söylediği içün istifâde umûmî olmuyor. Hattâ kendi kitâblarından aldığı ba‘z[ı] mesâili dahî aynen diğer eserlerinde zikrediyor. Başka müellifler gibi ma‘nâ tekerrür etdikce başka sûret giydirmiyor...

Demek birbuçuk sene, me’zûniyetden sonra vazîfesinde bulundu. Şimdi dahî başka yere gitmek içün niyet etmişdir. Ve millete hitâben diyor ki:

— “Ey millet! Burada o kadar mâni‘ çokdu ki, iş görmek pek müşkildi. Ben bu kadar yapabildim, beni helâl et.”

Hem kendisine derdik:

— “Neden bu kadar sarsıldınız?”

Derdi:

— “Ben kendi âlâmlarıma tahammül etdim. Fakat İslâm’ın âlâmından gelen teellümât beni ezdi. Âlem-i İslâm’a indirilen her bir darbenin en evvel kalbime inmesini hissediyordum. Onun içün bu kadar sarsıldım. Fakat bir ışık görüyorum ki, o âlâmları unutduracak. İnşâallah!..”

Tesâdüf-i garîbedendir: Bu Lemeât kitâbının târîhi "hilâl-yıldız"

 

[s.44/4]

çıkdı ki:

نَجْمُاَدَبٍوُلِدَلِهِلاَلَىْرَمَضَانَ 

Hem de tesâdüfî olarak kitâbın âhirinde de hilâl-yıldız gelmiş. Tabîati serbest bırakarak ki, hiç nazm yapmadığı hâlde bu kitâb tamâmen sancak marşının vezni gibidir ki, pek garîb bir tesâdüfdür, Ramazan’dan birkaç gün evvel ba‘z[ı] satırları numûne olarak yapdı. Ahbâblarına gösterdi. Biri müstesnâ, kimse teşcî‘ etmedi. Fakat bir arzû-yi musırrâne[ye] ittibâen Lemeât’ı Ramazân’ın bidâyetindeki hilâl vaktinde yapmaya başladı ve Ramazân’ın âhirindeki hilâlde bitirdi.

Hem de der ki:

—“Bu Ramazâniyye kitâbımı kim alsa her kıt‘asını dikkatle okumasa, lafız ve nazmın perîşâniyyetine bakıb ma‘nâsının anlamasına çalışmasa helâl etmem. Çirkin bir sadefde güzel bir cevher bulunabilir.”

Kitâbındaki tesâdüfe dâir konuşurken, semâda hilâl-yıldız, sancak-ı İslâm’ın resmini tersîm etdi. Amûcama dedim:

— “Kitâbındaki tesâdüf, sahîfe-i semâda tanzîr ediyor.”

Cevâben dedi :

— “Ben, zâten tesâdüf denilen şey’i kabûl etmem. Her şeyde bir hikmet var. Hem tesâdüf tekerrür etse tesâdüf olamaz, bir kasdı ihsas eder. Kâinât birbiriyle münâsebetdârdır. O dakīk münâsebâtın ma‘nâları var. Vâzıhan bilmediğimiz içün tesâdüfle ta‘bîr ediyoruz.

İşte bütün bunlardan tefeül çıkıyor ki; i‘lâ-yı kelimetullâhın bayrağı olan hilâl-yıldız bayrağı teâlî edecek, eski şevketini bulacak inşâallâhu tealâ!

 

 

{Âsârı hakkında, takrîzen küçük amûcam böyle söylemişdi...}

 

Hakkın cevher-i âlîsiyle elmas-ı hakīkatden

Şükûka karşı yapılmış olan bir seyf-i kātı‘dır.

 

[s.45/5]

Müzehheb basamaklı şu semâvât-ı kemalâta

Urûc etmek içün hakkıyla bir nûrânî mirkātdir.

Küçük birâderi Abdülmecîd

 

 

{Bendeniz de âsârındaki îcâz ve metânetine dâir takrîzen bu sözleri söylüyorum}

 

Olmasaydı ger demir mermer-misâl lafzı tamâm,

Âteş-i kuvvet-i ma‘nâya dayanamazdı kelâm.

Hakīkatde çemenzâr-ı hakāiqdir bu her dem,

Ki olmuş cennet-i a‘lâ-i Kur’ân’dan o mülhem.

Bu bahr-ı muhtelifü’l- elvân ve emvâcın içinde,

Gelen bâd-ı nesîmi kalb-i mecrûha devâ, merhem.

Buhârâtı çıkar tâ ki semâvât-ı ukūle,

Sehâbâtı bütün teşkîl eder o hem-zened berhem.

Atar na‘ra o, rahmetli bulut şimşekleri saçar,

Yakar kalbin zemîninde, bırakmaz şübhe-i hem-vehm,

Yağan yağmurları neşv ü nemâ ezhâra verirler,

Hakīkatdir ki onlar da birer dâne-i şifâdır hem.

Birâderzâdesi Abdurrahmân

 

{Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’de iken tab‘ ve neşretdiği âsâr}

[1]İşârâtü’l-İ’câz fî Mezânni’l-Îcâz”, [2]“Nuktatün min-Nûr-i Ma‘rifetillâh”, [3]“Şuâât-ı Ma‘rifeti’n-Nebî”, [4]“Lemeât”, [5]“Tulûât”, [6]“Sünûhât”, [7]“Kızıl Îcâz”, [8]“Rumûz”, [9]“İşârât”, [10]“Hutuvât-ı Sitte”, [11]“Hakīkat Çekirdekleri (Birinci cüz)”, [12]“Hakīkat Çekirdekleri (İkinci cüz)”