İ’TİZÂR
 
     Bedîüzzamân’ın, 1907 sonlarında (yâhud 1908 başlarında) İstanbul’a ayak basmasından i’tibâren; Mutlakıyet, II.Meşrûtiyetin i’lânı, 31 Mart hâdisesi ve Örfî İdâre zamanlarına âid bir kısım sergüzeştinin meyvesi olan D.H.Örfî’nin, arz-ı dîdâr eyleyen bu 2007 nüshasında, 1950’lerin ortalarında teksir edilen (Üstâd Hazretlerinin bizzat kendi elyazıları ile cüz’î ba’zı değişiklikler yaptığı) 64 sayfalık Osmanlıca nüsha esas alınmıştır. Burada bulunmayan kısımlar H.1327-28 (M.1909-10) baskılarından tamamlanmıştır. İçtimâî Reçeteler, Âsâr-ı Bedîiye, Yeni Asya, Envâr nüshaları, Kahriyyât’ın 1906 nüshası, Köprü’nün 2004/86 sayısında sayın Selim Sönmez’in neşrettiği belgeler, faydalanılan diğer kaynaklardır.
 
1950’lerde teksir edilen mezkûr Osmanlıca nüshaya imlâda da olabildiği kadar sâdık kalınarak, Rabbimin tevfik ve inâyeti ve, Üstâd Hazretleri’nin himmeti ile vücûda gelen bu mütevâzı’ çalışmanın husûsiyeti; sahâsında İLK olmasıdır. 
 
Rabbimden kusurlarımın afvını ve D.H.Örfî’nin 2007 tanziminin hayırlara vesîle olmasını niyâz ediyor, çok değerli Ağabey ve Kardeşlerimden bu cür’etimi nazar-ı müsâmaha ile karşılamalarını ümîd ediyorum.
                                                                                    
                                                                                          Bilâl Tunç
                                                                        2007 sonları                   
 
 
   alt
İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi
                           
                          
yâhûd

    Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürdî

                         
                                            
                                                                                                                                    
 
 [ Kırkaltı sene evvel tab’ edilmiş hakîkatli bir eserdir. Fakat; müellifi o zaman Türkçe iyi bilmediğinden, kısa cümlelerle şiddetli bir zamandaki ibâreleri çok dikkatle ancak anlaşılabilir.]
  
 
 [ Mâdem eski zamanda iki def’a tab’ edilmiş, kimse i’tiraz etmemiş ayn-i hakîkat bir risâleciktir; has dostların tensîbiyle, fakat sıhhatine tam dikkat etmek şartıyle neşredebilirsiniz. Bu risâle, eski zamandan ziyâde bu zamânın tam bir dersi olabilir (SAÎD NÛRSÎ).](*)                                                                                                      
 
(*): Envar Neşriyat nüshasından. (B.T.)
 
  
 
                       İFÂDE-İ NÂŞİR AHMED RÂMİZ(*)               
alt
                                       
          
323 senesi zarfında idi ki; Kürdistân’ın yalçın, sarp, âhenîn mâverâ-yi şevâhik-ı cibâlinde tulû’ etmiş “Saîd-i Kürdî” isminde nevâdir-i hilkatten ma’dûd bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfâkında rü’yet eylediği haberi etrâfa aksetmiş.. ve fıtraten mütecessis olan ba’zı kimseler o hârika-i fıtratı peyâpey gördükçe, hilkatin hazâin-i lâtefnâsındaki sehâveti bir türlü hazmedemeyenleri, şu Kürd kıyâfetinde, o şâl ve şâlvar altında öyle bir kânûn(**)-i dehânın ihtifâ edebileceğini bir türlü anlayamayarak, âtıl ve müzevvir olan ekseriyet-i hasîse, zelil olan hissiyât-ı umûmiyesini bir kelime-i tezyîfin ma’nâ-yı intikàmında telhîs etmişlerdi: Mecnûn!…
                 
Saîd-i Nûrsî, filvâki’ ifrât-ı zekâ i’tibâriyle hudûd-i cünûnda idi. Fakat öyle bir cünûn ki; onun rûh-i kemâl ve aklına, en ulvî ve fedâî şâir-i bedbahtî olan bir üstâd-ı muhterem (A.Cevdet), şu mısra’larında tercümân-ı zîşânı olmuştur:
 
              Cünûn, başımda yanar âteş-i maâlîdir,
              Cünûn, başımda benim bir zekâ-yi âlîdir,
              Benim cünûnuma rehber ziyâ-yi ulviyyet,
              Benim cünûnumu bekler azîm bir niyyet!
 
Evet, Saîd-i  Nûrsî, İstanbul’a; şûrezâr Vilâyât-ı Şarkıye’nin, maârifsizlikle öldürülmek istenilmiş kâinât idrâkinde yapamadığı kâşânelere bedel, Yıldız siyâsetlerini zelzelelere vermek azmiyle gelmişti.
 
Daha İstanbul’a gelmeden Van’dan, Bitlis’ten, Mardin’den defaatle nefyolundu. İstanbul’a gelmesiyle berâber Sultan Abdülhamîd tarafından da sûret-i mahsûsada tarassud altına aldırıldı. Birkaç kerre tevkif edildi. Nihâyet bir gün geldi ki, Saîd-i Nûrsî’yi de Üsküdâr’a Toptaşı’na yolladılar. Çünki, hapishânede îkaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Timarhâneden(***) ikide birde çıkarılıyor; maâş, rütbe tebşîr edilir.. Hz. Saîd; “Ben Vilâyât-ı Şarkıye’de medrese, mekteb açtırmak üzere geldim. Başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka bir şey istemem.” derdi. Ta’bîr-i âherle, Bedîüzzamân iki şey istiyordu: Kürdistân’ın her tarafında mektebler, medreseler açtırmak istiyor, başka bir şey almamak istiyordu…
 
              Arş-ı kanâat oldu behişt-i gınâ bize
              Biz inmeyiz(****)zemîn-i müdârâya ol emîn!
              Mansıbların, makàmların en bülendidir,
              Vicdânımızca mansıb-ı tahkîr-i zâlimîn.
 
 
(*): Üstâd Hazretlerinin kendi elyazısı olan ibâreler, kırmızı eğik yazı ile gösterilmiştir. (B.T.)
(**): Koyu turuncu kelimeler kat’îdir. (B.T.)
(***): H.1328 / M.1910 nüshasında, “Bîmârhâne”. (B.T.)
(****): Kahriyyât, 1909 ve D.H.Ö., H.1328-M.1910 (B.T.)
 
KÂNÛN (‘kef’ ile): Ocak. Bir şey’in tutuşup yandığı yer.    KÂNÛN-İ DEHÂ: Dehâ ocağı. Dehâ kaynağı.

 

Şehzâdebaşı’nda şemâtetle bir konferans verildiği gece, kemâl-i mehâbetle sahneye çıkıp îrâd ettiği nutk-ı beliğ-i bîtarafâne, Saîd’in ihâta-i ilmiyesi kadar, hamâset ve fedâkârlıkta da bîmânende olduğunu te’yîd eder. Gerek o gece, gerek menhûs Otuzbir-Mart’ta, cihandeğer nasîhatleriyle ortaya atılan hâce-i dânâya; böyle tehlikeli âvânda vücûd-i kıymetdârının siyâneti , nefean-li’l-umûm elzem olduğu hâlde ve ihtar edildiği zaman: “En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkàr dersi vermektir.”.. “Yerinde ölmek içün bu hayât lâzımdır.” fikrine karşı;
 
                Âşinâyız, bize bîgânedir endîşe-i mevt:
                Adl ü Hak uğruna nezr eylemişiz cânımızı.                                                                                                                                                                                                                                                                        
 mısrâı(*) ile mukàbele ederdi.
 
Saîd-i hüşyârın safvet-i rûhunu, besâlet ve şecâatini, fedâkârlığındaki nihâyetsizliği anlamak ve ona ebedî bir râbıta-i aşkla bağlanmak içün, lisân-ı hamâsetinden meşhur Kahriyyât’ın ezcümle şöyle bir parçasını dinlemek kifâyet eder:
              
              “Sarây”ı, “zindân”ı yık, taşlarını başlara vur,
               Yere indir “Güneş”i, “Yıldız”ı eflâke savur,
               Ser-i bîdâdı kopar, kalb-i ta’dâyı kavur,
               Ol bize âb-ı hayât âteş-i seyyâl-i memât!
 
Bedîüzzamân’a zurafâdan biri bir gün, irfânıyla mütenâsib bir esvâb iktisâsı lüzûmundan bahseder. Müşârün’ileyh de: “Siz Avusturya’ya gûyâ boykot yapıyorsunuz, yine onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise; bütün Avrupa’ya boykot yapıp yalnız memleketimin ma’mûlâtını giyerim.” buyurmuştur.
 
Elyevm, Saîd Nûrsî Kürdistân’a döndü. İstanbul’un havâ-yi gıll-i gışından, tezvîrâtından, bedraka-i efkâr olmak lâzım gelen gazetecilerin ba’zılarının bütün fenâlıklara bâdî, bütün fenâlıkların müvellidi olduklarını görerek, bu derece açık cinâyetlere tahammül edemeyerek me’yûs, müteessir; vahşetzâr fakat mûnis, fakat vefâkâr ve nâmusperver olan dağlarına döndü. İsâbet etti. Kim bilir, belki en büyük icrââtinden biri de budur.
 
                                                                              AHMED RÂMİZ
  
(*): İctimâî Reçeteler’de, “mısra’ları”. (B.T.)
  
 
    
                          “kırkaltı sene(*) evvel tab’ edilmiş”
 
             İKİ MEKTEB-İ MUSÎBETİN ŞEHÂDETNÂMESİ
 
 
                                        MUKADDİME
 
Vaktâ ki; hürriyet dîvânelikle yâd olunurdu, İstibdâd timarhâneyi mekteb eyledi. Vaktâ ki; i’tidâl, istikàmet irtica’la iltibas olundu, Meşrûtiyet de hapishâneyi mekteb yaptı.
 
Ey, şu şehâdetnâmemi temâşâ eden zevât! Lutfen ruh ve hayâlinizi, misâfireten, yeni medeniyete karışmış asabî bir bedevî talebesinin hâl-i ihtilâlde olan cesed ve dimâğına gönderiniz. Tâ tahtie ile hatâya düşmeyesiniz.
 
Otuzbir Mart Hâdisesi’nde Dîvân-ı Harb-i Örfî’de dedim ki:
 
Ben talebeyim. Onun içün her şey’i mîzân-ı Şerîat’le muvâzene ediyorum. Ben milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun içün her şey’i de İslâmiyet nokta-i nazarından muhâkeme ediyorum.
                                     
Ben, hapishâne denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve dârağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendüferi beklerken, cem’iyet-i beşeriyenin gaddârâne hâllerini tenkîd ederek nev’-i benîbeşere îrâd ettiğim bir nutuktur. Onun içün,
(1)يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ  sırrınca kabr-i kalbden hakàik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemâl-i iştiyâk ile müheyyâyım. Nasıl ki, bir bedevî garâibperest, İstanbul’un acâyib ve mehâsinini işitmiş fakat görmemiş iken; nasıl ki, kemâl-i hâhişle görmeği arzu eder! Ben de ma’rez-i acâib ve(**)garâib olan âlem-i âhireti o hâhiş ile görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni buraya nefyetmek cezâ değil; sizin elinizden gelirse, beni vicdânen muazzeb ediniz! Ve illâ başka sûretle azâb, azâb değil, benim içün bir şândır!.(**)
 
Benim içün bu hükûmet, zamân-ı İstibdâdda akla husûmet ve şimdi de hayâta adâvet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünûn, yaşasın mevt!.. Zâlimler içün de yaşasın Cehennem!..
 
Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyân edeyim. Şimdi Dîvân-ı Harb iyi bir zemin oldu…
 
   (İleride gelen sözler Harbiye Nezâretinde feverân etti. Müteferrik zamanlarda.. Ya’nî; nutkun iki sülüsü, mukadder suâllere cevâben İkinci Dîvân-ı Harbte birden söyledim. Ve suâller kısmı, tahliyemin ikinci gününde Birinci Dîvân-ı Harb reisi Hurşid Paşaya bir def’a ve başkasına mükerreren ma’sum mahbusları müdâfaa içün îrâd ettim. Ve bir parçasını da başka yerlerinde münâkaşa sûretinde söyledim.)
 
(*): Bu târih, 1954 senesine âiddir.  
 
(**): indigo rengi kısımlar 1909-1910 baskılarından alınmıştır.(B.T.)
 
 Bidâyetlerde herkesten suâl olunduğu gibi bana da suâl ettiler: Sen de Şerîat’i istemişsin?
 
Dedim: Şerîat’in bir hakîkatine bin rûhum olsa fedâ etmeğe hâzırım. Zîrâ Şerîat, adâlet-i mahz ve fazîlettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.
 
Hem de dediler: İttihâd-ı Muhammediye’ye dâhil misin?
 
Dedim: Maal-iftihâr! En küçük efrâdındanım. Fakat, benim ta’rif ettiğim vecihle.. Ve o ittihaddan olmayan kimdir, bana gösteriniz?
 
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, Meşrûtiyeti lekeden, ve ehl-i Şerîati me’yûsiyetten, ve ehl-i asrı târih nazarından cehl ü cünûndan, ve hakîkati evham ve şükûkten kurtarayım. İşte başlıyorum.. Dedim:
 
Ey, Zâbitler! Hapsimi iktizâ eden cinâyetlerin(!) icmâli: 
 
اِذَا مَحَاسِنِى اللاَّتِى اَدِلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوبِى فَقُلْ لِى كَيْفَ اَعْتَذِرُ  
    
Ya’nî: Medâr-ı iftihârım olan mehâsinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl i’tizâr edeyim, mütehayyirim?!   
                     
Mukaddeme olarak söylüyorum: Merd olan cinâyete tenezzül etmez. Şâyet isnâd olunsa, cezâdan korkmaz. Hem de haksız yere i’dam olunsam, iki şehîd sevâbı kazanırım. Zîrâ başka şehîd, yarı mükâfâtını dünyâda, nâm ve şöhretle mübâdele eder. Şâyet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lafızdan ibâret bulunan gaddâr bir hükûmetin en râhat mevkii hapishâne olsa gerektir. Mazlûmiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan dahâ hayırlıdır. Bunu da derim ki:
                 
Ba’zı kabâhatli adam, kabâhatini setr içün başkasını jurnal veyâ –buranın hâli gibi- müdâhene eder. Şimdi yeni hafiyeler, eskiden beterdirler. Bunların sadâkatine nasıl i’timâd olunur? Adâlet onların sözlerine nasıl binâ olunur? Hem de cerbeze ile insan, adâlet yaparken zulme düşüyor. Zîrâ insan kusursuz olmaz. Fakat zamân-ı medîd ve efrâd-ı kesîre içinde ve tahallül-i mehâsin ile ta’dil olunan müteferrik kusurlar cerbeze ile cem’, hem bir zamân-ı vâhidde, hem bir şahs-ı vâhidde sudûrunu tevehhüm ederek şedîd cezâya müstehak görür. Hâlbuki, zulm-i şedîddir.
 
Şimdi gelelim onbirbuçuk cinâyetlerimin(!) ta’dâdına: (İHTÂR)
 
                             BİRİNCİ CİNÂYET(!): Geçen sene hürriyetin bidâyetinde elli-altmış telgraf, umum aşâir-i Ekrâd’a, Sadâret vâsıtasıyle çektim. Meâli şu idi :
 
“Meşrûtiyet ve Kànûn-i Esâsî işittiğiniz emr, adâlet ve meşveret-i Şer’iyyeden ibârettir. Hüsn-i telakkî ediniz, muhâfazasına çalışınız. Zîrâ, saâdetimiz meşrûtiyettedir. Devr-i istibdâdda herkesten ziyâde biz zarardîdeyiz...”
 
Her yerden bu telgrafların cevâbı, sûret-i hasenede geldi.
 
Demek; bedevîleri, aşîretleri tenbih ettim, gàfil bırakmadım. Tâ ki, istibdâd onların gafletinden istifâde etmesin. “ Neme lâzım” demediğimden, cinâyet(!) işledim.
 
İHTÂR: Bu cinâyetlerin herbiri, Dîvân-ı Harbdeki kırk tâne evrâk-ı perîşânımda ve sâir şâyiâtda hâtıra gelen suâl-i mukadderelere birer cevâb-ı icmâlîdir.  
 
                             İKİNCİ CİNÂYET(!): Ayasofya, Bâyezid ve Fâtih’de ve Süleymâniye’de umum ulemâ ve talebeye hitâben müteaddid nutuklar ile Şerîat’in ve müsemmâ-yi meşrûtiyetin münâsebet-i hakîkiyesini şerh ve teşrih ettim. Ve istibdâdın Şerîat’le münâsebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki:
 
 “Şerîat; âleme gelmiş, tâ istibdâdı ve tahakkümü mahvetsin. Eğer temessül etse: İstibdâd bir dev, ve meşrû’ meşrûtiyet bir ma’nevî Süleymân, Şerîat hâtem-i Süleymân sûretine girerdi. Bu, hâsiyet-i tesahhüre(?) mâlik olan hâtem-i Şerîat idi. Taht-ı medeniyette oturan ve efkâr-ı umûmiye denilen Süleymân-ı meşrûtiyetin engüştüne lâyık iken ifrît-i istibdâd gasb etmiş idi.”

(?): H.1327-28/M.1909-10 nüshalaında, ‘teshîr’. (B.T.)        
               
 Herhangi bir nutuk îrâd etmiş isem, “Her bir kelimesini, kimsenin bir i’tirâzı varsa bürhân-ı kat’î ile isbâta hâzırım.” diye umûma meydan okudum. Ve dedim ki: “ Asıl, Şerîat’in mâlik-i hakîkîsi, hakîkat-i meşrûtiyettir.”
 
Demek, meşrûtiyeti delâil-i Şer’iyye ile kabûl ettim. Başka müzebzibler gibi taklîdî ve hilâf-ı Şerîat telakkî etmedim. Ve ulemâ ve Şerîat’i, Avrupa’nın zünûn-i fâsidesinden, iktidârıma göre kurtarmağa çalıştığımdan, cinâyet(!) ettim.
 
                             ÜÇÜNCÜ CİNÂYET(!): İstanbul’da yirmibine yakın Kürdler; hammâl, ve gàfil ve safdil olduklarından, müstebidlerin onları iğfâl ile hemşehrilerimi lekedâr etmelerinden korktum. O hammâlların umûm yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene, anlayacakları bir tarîk ile meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde:
 
“İstibdâd, zulm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve Şerîat’tir.. Pâdişah, ne vakit Peygamberimizin(a.s.m) emrine itâat etse ve yoluna girse , Halîfe’dir. Biz de ona itâat edeceğiz. Yoksa zulm edenler pâdişah da olsa haydûddur.
 
Bizim düşmanımız; cehâlet ve zarûret ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı cihâd edeceğiz. San’at, ma’rifet silâhıyle..
 
Ammâ, komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkîye sevk eden Ermenîler’le dost olup el-ele vereceğiz. Zîrâ, husûmette fenâlık var, husûmete vaktimiz yoktur.. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zîrâ, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz..”
 
Hammalların Avusturya’ya karşı – benim gibi bütün Avrupa’ya – boykotajları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketleri bu nasîhatimin te’sîri olmuştur. Pâdişâha karşı ziyâde irtibatlarını ta’dil etmek ve boykotajla Avusturya’ya karşı harb-i iktisâdî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinâyet(!) ettim.
 
                             DÖRDÜNCÜ CİNÂYET(!): Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassub müsâadesiyle, Şerîat’i – hâşâ ve kellâ – müsâid-i istibdâd zannettiklerinden nihâyet derecede kalben dağdâr idim. Onların zannını tekzib etmek içün, Meşrûtiyeti herkesten ziyâde – Şerîat nâmına – alkışladım. Lâkin, yine korktum ki, istibdâd tekrar o zannı tasdik etsin. Ne kadar kuvvetim var idi, Ayasofya Câmii’nde meb’ûsâna hitâben feryâd ettim ve söyledim ki:
 
“Meşrûtiyeti, ‘meşrûiyet’ ünvâniyle telakkî ve telkin   ediniz.. İstibdâd, pis eliyle o mübâreği ağrâzına siper etmekle lekedâr etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı Şerîat’le takyîd ediniz. Zîrâ, câhil efrâd ve avâm, kayıdsız hür olsa, sefîh ve itâatsiz olur. Adâlet namazında kıble, mezâhib-i erbaa olsun. Tâ ki, namaz sahîh ola.”
 
Zîrâ, hakàyık-ı meşrûtiyet; sarâhaten ve zımnen ve iznen, mezâhib-i erbaadan istihrâcı mümkin olduğunu da’vâ ettim.. Ben ki, âdî bir talebeyim; ulemâya farz-ı ayn olan bir vazîfeyi omzuma aldım, demek cinâyet(!) ettim.
 
                             BEŞİNCİ CİNÂYET(!): Gazeteler, iki kıyâs-ı fâsid cihetiyle; neşriyât-ı haysiyetşikenâne ile ahlâk-ı İslâmiyeyi sarstılar ve efkâr-ı umûmiyeyi perîşan ettiler. Ben de onları redden, cerîdelerde makàleler neşrettim, ve dedim ki:
 
“Ey, gazeticiler! Edîbler edebli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onun sözleri, kalb-i umûmî-i müşterek-i millette bîtarafâne çıkmalı. Ve matbûât nizamnâmesini, vicdânınızdaki hiss-i diyânet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli. Hâlbuki siz, iki kıyâs-ı hâdi’ ile; ya’nî, taşrayı İstanbul’a, İstanbul’u Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umûmiyeyi bataklığa düşürdünüz ve ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikàmı uyandırdınız. Zîrâ, çocuğa felsefe-i tab’iyye dersi verilmez. Ve erkeğe karı libâsı yakışmaz. Ve Avrupa’nın hissiyâtı, İstanbul’da tatbîk olunmaz. İhtilâf-ı milel ve akvâm; tehâlüf-i emkine ve aktâr, ihtilâf-ı ezmine ve a’sâr gibidir. Birisinin libâsı ötekinin endâmına gelmez. Demek, Fransız İhtilâl-i Kebîri bize tamâmen ‘düstûru’l- hareke’ olamaz. Yanlışlık, tatbîk-ı nazariyât ve muktezâ-yi hâli düşünmemekten çıkar.”
 
Ben ki, ümmî ve bedevî bir vatandaşım; böyle cerbezeli ve mugàlatalı ve ağrâzlı muharrirlere nasîhat ettim, demek cinâyet(!) ettim.
 
                             ALTINCI CİNÂYET(!): Kaç def’a büyük içtima’larda heyecanları hissettim. Korktum ki, avâm-ı nâs siyâsete karışmakla âsâyişi ihlâl etsinler. Bir bedevî talebesinin lisânına yakışacak lafızlarla heyecânı teskin ettim. Ezcümle: Bâyezid’de talebenin içtimâında ve Ayasofya Mevlidinde ve Ferah Tiyatrosunda yetiştim. Bir derece heyecânı teskin ettim.
 
Ben ki, bedevî bir adamım; medenîlerin entrikalarını bildiğim hâlde işlerine karıştım, demek cinâyet(!) ettim.
 
                              YEDİNCİ CİNÂYET(!): İşittim, “İttihâd-ı Muhammedî”(a.s.m) nâmında bir cem’iyet teşekkül etmiş. Nihâyet derecede korktum ki, bu ism-i mübârekin altında ba’zılarının bir yanlış hareketi vücûda gelsin.. Sonra işittim; bu ism-i mübâreki, ba’zı mübârek zevât (Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi), daha basit ve sırf ibâdete nakletmişler. Ve o cem’iyetten kat’-ı alâka ettiler, siyâsete karışmayacaklar. Lâkin tekrar korktum, dedim: “Bu isim umûmun hakkıdır, tahsis ve tahdîd kabûl etmez!” Ben nasıl ki, dindâr yedi cem’iyete mensûbum – zîrâ maksadlarını bir gördüm - . Kezâlik, o ism-i mübâreke intisâb ettim. Lâkin ta’rif ettiğim vecihle ki; işte bu ta’rîfi cerîdelerde neşretmiş idim. Benim murâd ettiğim ve dâhil olduğum İttihâd-ı Muhammedî’nin(a.s.m) ta’rîfi budur ki:
 
 “Şark ve garba, ve cenûbdan şimâle mümted bir silsile-i müteselsile-i nûrânî ile merbut bir dâiredir. Dâhil olanlar da bu zamanda üçyüzmilyondan ziyâdedir. Bu ittihâdın cihetü’l-vahdeti ve irtibâtı, tevhîd-i İlâhîdir. Peymân ve yemîni, îmandır. Müntesibleri, Kàlû - Belâ’dan dâhil umûm mü’minlerdir. Defter-i isimleri(?) de, Levh-i Mahfûz’dur. Bu ittihâdın nâşir-i efkârı, umum kütüb-i İslâmiyedir. Ve yevmiye cerîdeleri de, i’lâ-yi Kelimetullâh’ı hedef-i maksad eden umum cerâid-i dîniyedir. Klüp ve encümenleri; mesâcid, medâris ve zevâyelerdir. Merkezi de Haremeyn-i Şerîfeyn’dir. Böyle cem’iyetin reîsi, Fahr-i Âlem a.s.m’dır. Ve mesleği; herkes kendi nefsiyle cihâd-ı ekber, ya’nî Ahlâk-ı Ahmediye(a.s.m) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviye’yi (a.s.m) ihyâ ve başkalara da muhabbet ve kavl-i leyyin ile – eğer ızrârı intâc etmezse - nasîhat.. Bu ittihâdın nizamnâmesi, Sünnet-i Nebeviye (a.s.m) ve kànunnâmesi, evâmir ve nevâhî-i Şer’iyye’dir. Ve kılınçları da, berâhin-i kàtıadır. Zîrâ, medenîlere galebe çalmak iknâ’ iledir, icbârla değil. Taharrî-i hakîkat muhabbet iledir. Husûmet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Zâten hakîkî medeniyet onları tokatlıyor.. Hedef ve maksadları da, İ’lâ-yi Kelimetullâh’dır. Şerîat de, yüzde-doksandokuzu ahlâk, ibâdet, âhiret ve fazîlete âiddir. Yüzde-bir nisbetinde siyâsete mütealliktir; onu da ulü’l-emrlerimiz düşünsünler. 

 (?): H.1327-28 / M.1909-10 nüshalarında, “defter-i esmâ”. (B.T.)

 

Şimdiki maksadımız, o silsile-i nûrânîyi ihtizâza getirmekle herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdan ile tarîk-i terakkîde kâ’be-i kemâlâta sevk etmektir. Zîrâ; İ’lâ-yi Kelimetullâh’ın bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir.”
 
Ben bu ittihâdın efrâdındanım ve bu ittihâdın tezâhürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftiràk olan fırkalardan değilim.
 
Elhâsıl: Sultan Selim’e bîat etmişim. Onun İttihâd-ı İslâmdaki fikrini kabûl ettim. Zîrâ o, Vilâyât-ı Şarkıye’yi îkaz etti. Onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki o vatandaşlar, o zamandaki vatandaşların aynidir. Bu mes’elede seleflerim; Cemâleddîn-i Efgànî, Mısır Müftîsi merhum Muhammed Abdüh, Ali Suâvî, Hoca Tahsin, Kemâl Bey ve Sultan Selim’dir.
                                                                                                                                                                                                                 
                                                  KIT’A
                             İhtilâf ü tefrîka endîşesi,
                             Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarâr eyler beni.
                             İttihâdken savlet-i a’dâyı def’a çâremiz,
                             İttihâd etmezse millet dağdâr eyler beni.
 
                                                                               Sultan Selim
 
Ben zâhiren buna teşebbüs ettim, iki maksad-ı azîm içün:
 
Birincisi: O ismi, tahdîd ve tahsisten halâs etmek ve umum mü’minîne şumûlünü i’lân etmek.. Tâ ki, tefrika düşmesin ve evham çıkmasın.
 
İkincisi: Bu geçen musîbet-i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirâkını, tevhîd ile önüne sed olmaktı. Vâ-esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Seyl geldi, beni de yıktı. Hem der idim; bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat, elbisem de yandı. Ve uhdesinden gelemediğim şöhret-i kâzibe de maalmemnûniye ref’ oldu.
 
Ben ki, âdî bir adamım; böyle Meclis-i Meb’ûsân ve A’yân ve Vükelânın en mühim vazîfelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım, demek cinâyet(!) ettim.
 
                             SEKİZİNCİ CİNÂYET(!): Ben işittim, askerler ba’zı cem’iyetlere intisâb ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müdhişesi hâtırıma geldi. Gàyet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:
 
“En mukaddes cem’iyet, askerlerin cem’iyetidir ki, umum asker mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zîrâ; ittihâd, uhuvvet, itâat, muhabbet ve İ’lâ-yi Kelimetullâh, dünyânın en mukaddes cem’iyetinin maksadıdır. Umûm bu mü’min askerler, tamâmiyle mazhardırlar. Askerler merkezdir, millet ve cem’iyet onlara intisâb etmek lâzımdır. Sâir cem’iyetler, milleti asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet içündür.
 
Ammâ İttihâd-ı Muhammedî(a.s.m) ki, umum mü’minlere şâmildir. Cem’iyet ve fırka değil. Merkezi ve saff-ı evveli; guzât ve şühedâ, ulemâ, sulehâ teşkil ediyor. Hiçbir ferd, zâbit olsun nefer olsun hiçbir mü’min asker hâriç değil ki, tâ intisâba lüzum kalsın. Lâkin ba’zı cem’iyât-ı hayriye kendine, İttihâd-ı Muhammediye(a.s.m) diyebilir. Buna karışmam.”
 
Ben ki, âdî bir talebeyim; böyle, büyük ulemânın vazîfelerini gasb ettim, demek cinâyet(!) ettim.
 
                             DOKUZUNCU CİNÂYET(!): Mart’ın otuzbirinci günündeki hareketi iki-üç dakîka, uzaktan temâşâ ettim. Müteaddid metâlibi işittim. Fakat elvân-ı seb’a sür’atle çevrilse yalnız beyaz göründüğü gibi, sâir metâlibdeki fesâdâtı binden bire indiren ve avâmı anarşilikten kurtaran ve efrâd elinde kalan umum siyâseti mu’cize gibi muhâfaza eden “Şerîat” lafzı yalnız göründü. Anladım; iş fenâ, itâat muhtel, nasîhat te’sirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin itfâsına teşebbüs edecektim. Fakat avâm çok, bizim hemşehriler gàfil, safdil.. Ben de bir şöhret-i kâzibe ile görünüyordum. Üç dakîkadan sonra çekildim. Bakırköy’üne(*) gittim. Tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre kadar dahlim olsa idi; zâten elbisem beni i’lân ediyor, istemediğim bir şöhret beni büyük gösteriyordu, bu işte pek büyük görünecektim. Belki Ayastefanos’a kadar tek başıma olsun Hareket Ordusu’na karşı mukàbele ederek isbât-ı vücûd edecektim, merdâne ölecektim. O vakit dahlim bedîhî olurdu, tahkîka lüzûm kalmazdı.

 

 (*): H.1327-28 / M.1909-10 nüshalarında, “Makri Köyü”. (B.T.)

 

İkinci günde, ukde-i hayâtımız olan itâat-i askeriyeden suâl ettim. Dediler ki, “Askerin zâbitleri asker kıyâfetine girmiş. İtâat çok bozulmamıştır.” Tekrar suâl ettim: “Kaç zâbit vurulmuş?” Beni aldattılar. Dediler: “Yalnız dört tâne. Onlar da müstebid imişler. Hem de, Şerîat’in âdâb ve hudûdu icrâ olunacak.” Ben de gazetelere baktım; onlar da o kıyâmı meşrû’ gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zîrâ, en mukaddes maksadım; Şerîat’in ahkâmını tamâmen icrâ ve tatbîktir. Fakat, itâat-i askeriyeye halel geldiğinden nihâyet derecede me’yûs ve müteessir oldum. Ve umûm gazete ile, askere hitâben neşrettim ki:
 
“Ey, askerler! Zâbitleriniz bir günah ile nefislerine zulm ediyorlar ise, siz o itâatsizlikle otuzmilyon Osmanlı ve üçyüzmilyon nüfûs-i İslâmiyenin birer birer haklarında zulm ediyorsunuz. Zîrâ, umum İslâm ve Osmânîler’in haysiyet ve saâdet ve bayrak-ı tevhîdi sizin itâatinizle kàimdir. Hem de Şerîat istiyorsunuz, itâatsizlikle Şerîat’e şiddetli muhâlefet ediyorsunuz.”
 
Ben onların hareketini ve şecâatlerini okşadım. Zîrâ, efkâr-ı umûmiyenin yalancı tercümânı olan cerîdeler, nazarımıza hareketlerini meşrû’ göstermişlerdi. Ben de takdir ile berâber nasîhati bir derece te’sir ettirdim. İsyânı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı.
 
Ben ki, bilfiil timarhâneyi ziyâret etmiş bir adamım; “Böyle işler neme lâzım, akıllılar düşünsün” demediğimden cinâyet(!) ettim.
 
                             ONUNCU CİNÂYET(!): Harbiye Nezâreti’ndeki asâkir içinde Cum’a günü ulemâ ile berâber gittim. Gàyet müessir nutuklar ile askeri itâate getirdim. Nasîhatimin te’sîrini sonradan tam gösterdiler. İşte nutkun sûreti:

 

            “Ey, asâkir-i muvahhidîn! Otuzmilyon Osmanlı ve üçyüzmilyon İslâmın nâmus ve haysiyeti ve saâdeti ve bayrak-ı tevhîd sizin itâatinize vâbestedir. Sizin bir zâbitiniz bir günah ile nefsine zulm etmiş, siz bu itâatsizlikle üçyüzmilyon İslâma zulm ediyorsunuz. Zîrâ, bu itâatsizlikle hayât-ı İslâmı tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki, asker ocağı cesîm ve muazzam bir fabrikaya benzer. Bir çark itâatsizlik etse bütün fabrika hercümerc olur. Asker neferâtı siyâsete karışmaz. Yeniçeriler şâhiddir. Siz Şerîat dersiniz, hâlbuki Şerîat’e muhâlefet ediyorsunuz ve lekedâr ediyorsunuz. Şerîat ile, Kur’ân ile, Hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile; sağlam, hakperest ulü’l-emre itâat farzdır. Sizin ulü’l-emr ve üstâdınız , zâbitlerinizdir. Nasıl ki; mâhir mühendis ve hâzık tabîb günahkâr olurlar ise, tıb ve hendeselerine halel vermez. Kezâlik, münevverü’l-efkâr ve fenn-i harbe âşinâ mektebli mü’min zâbitleriniz ki, herbiri belki bine mukàbildir. Bir cüz’î nâmeşrû’ hareketi içün itâate halel vermekle umum Osmanlı ve İslâmlara zulm etmeyiniz. Zîrâ, itâatsizlik yalnız bir zulm değil, milyonlarca nüfûsun hakkına tecâvüz demektir. Bilirsiniz ki, bayrak-ı tevhîd-i İlâhî sizin yed-i şecâatinizdedir. O yedin kuvveti de itâat ve intizamdır. Zîrâ, bin muntazam ve mutî’ asker, yüzbin başıbozuğa bedeldir. Ne hâcet, yüz sene zarfında otuzmilyon nüfûsun vücûda getirmediği böyle inkılâbları itâatle, kansız siz yaptınız.
 
 Bunu da söylüyorum ki, bir mektebli münevverü’l-fikir zâbiti zâyi’etmek aklınızı, ma’nevî kuvvetinizi zâyi’ etmektir. Zîrâ; şimdi hükümfermâ, şecâat-i îmâniye ve akliye ve fenniyedir. Ba’zan bir münevverü’l-fikir, bine mukàbildir. Ecnebîler size, bu şecâatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecâat-i fıtrî kâfî değil.
 
 Elhâsıl: Fahr-i Âlem aleyhissalâtü vesselâmın fermânını size tebliğ ediyorum ki; itâat farzdır. Yaşasın asker, yaşasın meşrûta-i meşrûa!..”
 
Demek, bu kadar âlim var iken böyle mühim vazîfeleri der’uhde ettiğimden cinâyet(!) ettim.
 
                             ONBİRİNCİ CİNÂYET(!): Ben, Vilâyât-ı Şarkıye’de bedevîlerin hâl-i perîşânını görüyordum. Anladım ki, dünyevî saâdetimiz bir cihette fünûn-i cedîde-i medeniye ile olacaktır. O fünûnun da gayr-i müteaffin bir mecrâsı ulemâ ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ ulemâ-i din, fünûn ile ünsiyet peydâ etsinler. Zîrâ, o vilâyâttaki nîm-bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyârı ulemâ elindedir.
 
 Ve o sâik ile Devr-i İstibdâdda Dersaâdet’e geldim. Saâdet tevehhümiyle; o vakitte, şimdi münkasim ve şiddetlenmiş olan istibdâdlar, merhum Sultân-ı mahlû’a isnâd edildiği hâlde, onun maaş ve ihsan denilen hakk-ı sükûtu kabûl etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat, medrese ilmiyle dünyâ malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hatâ, savâb oldu. Aklımı fedâ ettim, hürriyetimi terk etmedim. Ona boyun eğmedim.. Şimdiki sivrisinekler beni cebr ile değil, muhabbetle, İslâmiyet hamiyetiyle kendilerine müttefik edebilirler.
 
Birbuçuk senedir (şimdi kırksekiz sene oldu) burada, Vilâyât-ı Şarkıye’de neşr-i maârif-i îmâniye ve ulûm-i İslâmiye içün çalışıyorum. Ekser İstanbul ve Anadolu bunu bilir.
 
Ben ki, bir hammâlın oğluyum. Bu kadar dünyâ bana müyesser iken, kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr-ı hâlden çıkaramadım. Ve dünyâ ile gönülleş[e]mediğim hâlde ve en sevdiğim mevki’ olan doğduğum Vilâyât-ı Şarkıye’nin yüksek dağlarını terk etmekle millet-i İslâmiye içün timarhâneye, tevkifhâneye ve meşrûtiyet zamânında işkenceli hapishâneye düştüğüme sebebiyet veren öyle umûrlara teşebbüs etmekle, büyük bir cinâyet(!) eyledim.
 
                             YARI CİNÂYET(!):
 
Şöyle ki: Dâire-i İslâmın merkez ve râbıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve Sultân-ı sâbık, sâbık kusûrâtını derk ile nedâmet ederek kabûl-i nasîhatime isti’dâd kesb etmiş zannıyle ve “aslah tarîk musâlahadır” mülâhazasıyle şimdiki en çok ağrâz ve infiâlâta mebde-i tohum olan hâzır sûretini daha ahsen sûretle düşündüğümden merhum Sultân-ı sâbık’a cerîde lisâniyle söyledim ki:
 
 “Münhasif Yıldız’ı dârülfünûn et, tâ Süreyyâ kadar a’lâ olsun. Ve eski zebânîler yerine melâike-i rahmeti yerleştir, tâ Cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehâleti tedâvî içün millete iâde et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine i’timâd et. Zîrâ, senin şâhâne idârene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünyâ seni terk etmeden sen terk et. Zekâtü’l-ömrü, ömr-i sânî (Ömer-i Sânî) yolunda sarf eyle.”
 
 Şimdi muvâzene edelim: Yıldız, eğlence yeri olmalı veyâ dârülfünûn? Ve içinde seyyâhîn gezmeli veyâhûd ulemâ tedris etmeli? Ve magsûb olmalı veyâhûd mevhûb olmalı.. daha iyidir? Eshâb-ı insaf hükmetsin.
 
Ben ki, bir gedâyım; bir büyük pâdişâha nasîhat ettim, demek yarı-cinâyet(!) ettim.
        
           Cinâyetin(!) öteki yarısını söylemek zamânı gelmedi.(Hâşiye)
 
 Dirîgà!.. Bir ma’den-i saâdetimiz olan “meşrûtiyet-i meşrûa” ve bir menba’-ı hayât-ı içtimâiyemiz olan “İslâmiyet’e uygun maârif-i cedîde”ye millet nihâyet derecede müştâk ve susamış olduğu hâlde, bu hâdisede ifratperver olanlar, Meşrûtiyet’e ağrâz karıştırmakla ve münevverü’l- fikirler de harekât-ı lâübâliyâne ile ragabât-ı millete karşı maatteessüf sed çektiler. Bu seddi çekenler ref’ etmelidirler. Vatan nâmına ricâ olunur.
 
Ey, Paşalar ve Zâbitler! Bu onbirbuçuk cinâyetin(!) şâhidleri binlerce adamdır. Belki ba’zılarına İstanbul’un yarısı şâhiddir. Ben bu onbirbuçuk cinâyetin(!) cezâsına rızâ ile berâber onbirbuçuk suâlime de cevâb isterim.
 
İşte bu seyyiâtıma(!) bedel bir hasenem de var, söyleyeceğim:
 
Herkesin şevkini kıran ve neş’esini kaçıran ve ağrâz ve hiss-i tarafdârlığı uyandıran ve sebeb-i tefrîka olan cem’iyât-ı avâmiyeyi teşkîle sebebiyet veren meşrûtiyetü’l-ism ve müstebidülma’nâ olan, “İttihâd ve Terakkî” ismini de lekedâr eden buradaki fırka-i hafiyeye muhâlefet ettim.
 
Herkesin bir fikri var, ben de hürüm. Selâmet-i vatan içün bir fikrim var. İşte: Sulh-i umûmî, afv-ı umûmî ve ref’-i imtiyaz lâzım. Tâ ki, biri, bir imtiyaz ile başkasına haşerât nazarıyle bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim ki: Biz ki, hakîkî müslümânız; aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayât içün yalana tenezzül etmeyiz. Zîrâ, biliyoruz ki;
   (2)اِنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ
Fakat, meşrûtiyet-i hakîkiye-i meşrûanın müsemmâsına ahd ü peymân ettiğimden, istibdâd ne şekilde olursa olsun, meşrûtiyet libâsı giysin ve ismini taksın, rast gelsem sille vuracağım.
 
Hâşiye: Zamânı; on-onbeş sene sonra, yirmisekiz sene bir sebeb-i hapsim olan, Sirâcü’n-Nûr’un âhirindeki Süfyân’a âid bahse havâle ediyorum.
 
Fikrimce, meşrûtiyetin düşmânı; meşrûtiyeti gaddâr, çirkin ve hilâf-ı Şerîat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-i esmâ ile hakàik tebeddül etmez.”
 
En büyük hatâ, insan kendini hatâsız zannetmek olduğundan hatâmı i’tiraf ederim ki; nâsın nasîhatini kabûl etmeden, nâsa nasîhatimi kabûl ettirmek istedim. Nefsimi irşâd etmeden başkasının irşâdına çalıştığımdan, emr-i bi’l-ma’rûfu te’sirsiz etmekle tenzil ettim.
 
Hem de tecrübe ile sâbittir ki; cezâ, bir kusûrun netîcesidir. Fakat, ba’zan o kusur, işlenilmemiş başka kusûrun sûretinde kendini gösterir. O adam ma’sum iken cezâya müstehak olur. Allah musîbet verir, adâlet eder. Fakat hâkim cezâ verir, zulm eder.
 
Ey, Ulü’l-Emr! Bir haysiyetim vardı, onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim, kırdınız. Kendi kendine gelen bir şöhret-i kâzibem vardı, onunla avâma nasîhatimi te’sir ettirirdim, maalmemnûniye mahvettiniz. Şimdi, usandığım bir hayât-ı zaîfem var. Kahrolayım, eğer i’dâma esirgersem. Merd olmayayım, eğer ölmeğe gülmekle gitmezsem. Sûretâ mahkûmiyetim, vicdânen mahkûmiyetinizi intâc edecektir. Bu hâl bana zarar değil, belki şândır. Fakat, millete zarar ettiniz. Zîrâ nasîhatimdeki te’sîri kırdınız. Sâniyen kendinize zarardır. Zîrâ, hasmınızın elinde hüccet-i kàtıa olurum. Beni mihenk taşına vurdunuz.. Acabâ fırka-i hâlisa dediğiniz adamlar böyle mihenge vurulsa kaç tâne sağlam çıkacaktır? Eğer meşrûtiyet, bir fırkanın istibdâdından ibâret ise ve hilâf-ı Şerîat hareket ise;
                فَلْيَشْهَدِ الثَّقَلاَنِ اَنِّى مُرْتَجِعٌ  (Hâşiye)
 
Zîrâ yalanlarla ittihâd yalandır.Ve ifsâdât üzerine müesses olan ism-i meşrûtiyet, fâsiddir. Müsemmâ-yı meşrûtiyet ; hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık üzerine bekà bulacaktır. Maatteessüf, bunu kemâl-i telâş ve teessüfle ihtâr ediyorum ki: Meselâ bir âlim-i zîtehevvür ki, sıfat-ı ilm kendini fesâd ve fenâlıkdan men’ etmiş iken, dâimâ onun sıfat-ı tehevvüründen vücûda gelen fesâd ve fenâlığın zikri vaktinde onu âlimlikle yâd etmek ve sıfat-ı ilme ilişmek, nasıl ki, ilme husûmet ve adâveti îmâ eder.. Kezâlik, Şerîat-i Mutahhara’nın ve İttihâd-ı Muhammedî’nin (a.s.m) ism-i mukaddesi ki; fırkaların ağrâz-ı şahsiye ve hilâf-ı Şerîat ile ektikleri tohum-ı fesâdı, birmilyon fişenk havaya atıldığı ve umum siyâset ve âsâyiş efrâd elinde kaldığı ve ortalık anarşist gibi olduğu hâlde, o müdhiş fırtına mu’cize-i Şerîat’le kansız ve hafif geçtiği hâlde, o mübârek namlar o müdhiş fesâdı binden, bir dereceye indirmekle berâber dâimâ o ismi, sâhib-i ağrâza siper göstermek pek büyük ve hatarlı bir noktaya, belki ukde-i hayâtiyeye ilişmektir ki, dehşetinden her bir vicdân-ı selim titriyor ve dağdâr-ı teessüf oluyor. Süreyyâ’yı süpürge, üfürmekle şemsi söndürmeğe ihtimâl veren, belâhatini i’lân eder.
  
Meselâ Ağrı Dağı(*) ve Sübhan Dağı.. İkisini tartacak dehşetli bir mîzan ile muvâzenelerini.. Cevv-i semâda (Zühal’de) duran bir melek de o mîzânın ucunu tutsa.. Ağrı Dağı üzerine bir dirhem ilâve olunsa.. Sübhan Dağı âsumâna, Ağrı Dağı zemîne geldiğini görenlerden kàsırünnazar olan, kıymet ve sıkleti tamâmen o ilâveye verecek. Haysiyet-i askeriye ve hamiyet-i İslâmiye o cesîm dağlara benzer. Esbâb-ı hâriciye bir dirhem kıymetindedir. Bu kıymetsiz esbâbı esas tutmak, insâniyetin ve İslâmiyet’in kıymetini bilmemek ve tenzil etmektir.
 
Hâşiye: Ya’nî: Bütün dünyâ, cin ve ins şâhid olsun ki, ben mürteci’yim.
 
(*): 1909-10 baskılarında, “Eğri Dağ”. (B.T.)

 

 Hakkın hâtırını kırmayacağım, hakîkati söyleyeceğim. Zîrâ, “Hakkın hâtırı âlîdir, hiçbir hâtıra fedâ edilmez.” Kimin hâtırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun. Şöyle ki:
 
 Otuzbir Mart Hâdisesi denilen o sâika ve müdhiş fırtına, esbâb-ı adîde tahtında öyle bir isti’dâd-ı tabîî müheyyâ etmiş idi ki; netîcesi hercümerc olduğu hâlde, min-indillâh ehl-i kıyâmın lisânına, dâimâ mu’cizesini gösteren ism-i Şerîat geldi. O fırtınayı gàyet hafif geçirdiğinden, Nisân’ın nısfından sonraki cerîdeleri indallâh mahkûm ediyor. Zîrâ, o hâdiseyi sebebiyet veren yedi mes’ele ve onunla berâber yedi hâl nazar-ı mütâlaaya alınsa, hakîkat tezâhür eder. Onlar da bunlardır: 
 
1-        Yüzde doksanı İttihâd ve Terakkî’nin aleyhinde ve tahakkümü ve istibdâdı aleyhinde bir hareket idi.
2-        Fırkaların meydân-ı münâkaşâtı olan vükelâyı tebdil idi.
3-        Sultân-ı mazlûmu, sukùt-ı musammemden kurtarmaktı.
4-        Hissiyât-ı askeriye ve âdâb-ı dîndârânelerine muhâlif telkînâtın önüne sed çekmekti.
5-        Pek çok i’zâm edilen Hasan Fehmî Bey’in kàtilini meydana çıkarmaktı.
6-        Kadro hâricine çıkarılanları, alay zâbitlerini mağdûr etmemekti.
7-        Hürriyeti; sefâhate şumûlünü men’ ve âdâb-ı Şerîat’le tahdîd ve, avâmın siyâset-i Şer’î bildikleri yalnız kısâs ve kat’-ı yed haddini icrâ idi.

 

  ADÎDE: Müteaddid. Çok.    ESBÂB-I ADÎDE: Müteaddid sebepler. SUKÙT: Düşme. 

 Fakat, zemin bataklık ve, dâm ve plan serilmiş idi. Ve mukaddes olan itâat-i askerî fedâ edildi. Üssül-esas esbâb, fırkaların tarafdârâne ve garazkârâne münâkaşâtı ve cerîdelerinin belâgàt yerine mübâlagàt ve yalan ve ifratperverâne keşmâkeşleri idi. Bu metâlib-i seb’ada; nasıl ki, elvân-ı seb’a çevrilse yalnız beyaz görünür, bunda da yalnız ziyâ-i Şerîat-i beyzâ tecellî etti. Zîrâ fesâdın önüne sed çekti. Hem de mukaddemedeki hakîkat düşünülse, her yerinde Şerîat’in ism-i mübârekinin mu’cizesi görünür.
 
            Sekiz – dokuz ayda cerîdelerin neşriyât-ı müheyyicâneleriyle ve fırkaların cem’iyetlere fedâî yazmakla ve inkılâbı vucûda getiren zevâtın tahakkümâtıyle ve itâat-i askeriyeye münâfî olan hürriyet-i mutlaka efrâda sirâyetle ve âdâb-ı dîniyeye muhâlif zannettikleri şeyleri ba’zı dikkatsizlerin efrâda telkînâtiyle ve itâat bozulduktan sonra; müstebidler, câhil mutaasıblar, dinde hassas muhâkeme-i akliyede noksan olanlar iyilik zanniyle o bataklık zeminde tohum
ekmeğe başlamasiyle ve devletin umum siyâsâtı câhil efrâdın elinde kalmakla ve
birmilyona yakın fişenk havaya atılmakla ve dâhil ve hâric müddeîleri parmak
vurmakla ortalık anarşistlik hâline geldiğinden, bu hâdisenin isti’dâd-ı tabîîsi, hercümerc ve müdâhale-i ecnebî iken min-indillâh ism-i Şerîat, o esbâb-ı müteaddideden çıkan ervâh-ı habîse ve münteşireyi, yuvalarına ircâ ile onüç asırdan sonra bir mu’cize daha gösterdi.
 
 Hem geçen inkılâb-ı azîmde ordu ve ulemânın sadâsı ki, “Meşrûtiyet, Şerîat’e müsteniddir..” diye umum ehl-i İslâmın vicdanlarını manyetizmalandırdı. O inkılâb, inkılâbların kàide-i tabîiyesini hark ile, Şerîat’in te’sîr-i mu’cizânesini gösterdi. Ve dâimâ da gösterecektir.

 

 HARK (‘hı’ ile): Yırtma.   

 

Nisân’ın nısf-ı âhirinde çıkan cerîdelerin esâs-ı fikirlerine mu’terizim. Şöyle ki:
 
Hayât onun yoluna fedâ edilen ve hayâttan bin derece daha evlâ olan haysiyet ve itâat-i askeriyeyi, hayâta fedâ edilen ve ehl-i vicdan nazarında gàyet hasis olan âmâl-i nâmeşrûaya fedâ etmeye ihtimâl verdiler. Hem de hakàik ve ahvâl, onun câzibesine tâbi’ ve o merkeze merbut olan şems-i Şerîat, saltanata veyâ hilâfete veyâ başka siyâsete tâbi’ ve âlet tevehhümiyle, bir şems-i münîri; münkesif bir Yıldıza peyk ve câzibesine tâbi’ i’tikàd etmek gibi göstermekle tarîk-ı dalâlete sülûk ettiler.

 

 ÂMÂL: Emeller.

 

Cemî’ kuvvetimle derim ki: Terakkîmiz, ancak , milliyetimiz olan İslâmiyet’in terakkîsiyle ve hakàik-ı Şerîat’in tecellîsiyledir. Yoksa; “yürüyüşünü terk ile başkasının yürüyüşünü öğrenmedi..” olan darbımesel ile mâsadak olacağız.
 
Evet; hem şân ü şeref, hem sevâb-ı âhiret, hem cem’iyet ve hem hamiyet-i İslâmî, hem hubb-i vatan, hem hubb-i din ile mütehassis olmalıyız. Zîrâ müsennâ daha muhkemdir.
 
Ey Paşalar, Zâbitler!..Cinâyetlerime(!) cezâ ve şimdi suâllerime de cevâb isterim(Hâşiye). İslâmiyet ise, insâniyet-i kübrâ ve Şerîat ise, medeniyet-i fuzlâ olduğundan, âlem-i İslâmiyet; medîne-i fâzıla-i Eflâtûniye olmağa sezâdır.
 
BİRİNCİ SUÂL: Cerîdelerin tesvîlâtiyle meşrû’ bilerek, buradaki görenek ve âdete binâen cereyân-ı umûmîye kapılan safdillerin cezâsı nedir?
 
İKİNCİ SUÂL: Bir insan yılan sûretine girse, yâhud bir velî haydud kıyâfetine, yâhud meşrûtiyet istibdâd sûretine girse; ona taarruz edenlerin cezâsı nedir? Belki hakîkaten yılan ve haydud ve istibdâddır!?
 
ÜÇÜNCÜ SUÂL: Acabâ müstebid yalnız bir şahıs olur, veyâhûd eşhâs-ı müteaddide müstebid olurlar ? Bence kuvvet kànunda olmalı, yoksa istibdâd münkasim olmuş olur.
 
DÖRDÜNCÜ SUÂL: Bir ma’sûmu i’dam yoksa on cânîyi afv daha zarardır?
 
BEŞİNCİ SUÂL: Tazyîkàt-ı maddiye ehl-i meslek ve fikre galebe etmediği gibi daha ziyâde nifak ve tefrika vermez mi?
 
 ALTINCI SUÂL: Ma’den-i hayâtımız olan ittihâd-ı millet, ref’-i imtiyazdan başka ne ile olabilir?
 
YEDİNCİ SUÂL: Müsâvâtı ihlâl, yalnız ba’zılara tahsis ve haklarında kànûnu tamâmiyle tatbîk etmek, zâhiren adâlet iken bir cihette acabâ müsâvâtsızlıkla zulm ve garaz olmaz mı? Hem de tebriye ve tahliye ile ma’sûmiyetleri tebeyyün eden ekser mahbûsînin belki yüzde sekseni ma’sûm iken acabâ ekseriyet nokta-i nazarında bu hâl hükümfermâ olsa, garaz ve fikr-i intikam olmaz mı? Dîvân-ı Harbe diyeceğim yok, ihbar edenler düşünsünler.
 
SEKİZİNCİ SUÂL: Bir fırka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nukàt-ı asabiyesine dâimâ dokundura dokundura zorla herkesi meşrûtiyete muhâlif gibi gösterse ve herkes de onların kendilerine taktığı ism-i meşrûtiyet altında olan muannid istibdâda ilişmiş ise acabâ kabâhat kimdedir?
 
 DOKUZUNCU SUÂL: Acabâ bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibâhe etse, sonra da zâyiât vukù’ bulsa, kabâhat kimdedir?
  
Hâşiye: Bu suâller kırk-elli ma’sum mahbûsun tahliyelerine sebeb oldu.                                                                                                                                          
ONUNCU SUÂL: Hürriyet-i kelâm ve fikir verilse, sonra da muâheze olunsa, acabâ bîçâre milleti ateşe atmak içün bir plan olmaz mı? Böyle olmasaydı başka bir bahâne ile mevkî’-i tatbîka konulacağı hayâle gelmez mi idi?
 
ONBİRİNCİ SUÂL: Herkes meşrûtiyete yemin ediyor. Hâlbuki, yâ müsemmâ-yi meşrûtiyete kendi muhâlif veyâ edenlere karşı sükût etse acabâ keffâret-i yemin vermek lâzım gelmez mi? Ve millet yalancı olmaz mı? Ve ma’sum olan efkâr-ı umûmiyeyi; yalancı, ma’tûh ve gayr-ı mümeyyiz addolunmaz mı?
                            
Elhâsıl: Şedîd bir istibdâd ve takakküm, cehâlet cihetiyle şimdi hükümfermâdır. Gûyâ istibdâd ve hafiyelik tenâsüh etmiş ve Sultan Abdülhamîd’den de istirdâd-ı hürriyet değilmiş, belki; hafif istibdâdı şiddetli ve kesretli yapmakmış.
 
YARIM SUÂL: Nâzik ve zaif bir vücûd ki, sivrisinek ve arıların ısırmasına tahammül edemediği içün gàyet telâş ve zahmetle def’ine çalışırken biri çıksa dese ki, maksad bu sivrisinekleri ve arıları def’ değil, belki büyük arslanı îkaz ile musallat etmek ister. Acabâ hangi ahmağı kandıracaktır?
 
 Suâlin diğer yarısı çıkmağa izin yoktur.
 
 Ey Paşalar, Zâbitler!.. Cemî’ kuvvetimle derim ki, cerîdelerde neşrettiğim umum makàlâtımdaki umum hakàika nihâyet derecede musırrım. Şâyet zamân-ı mâzî cânibinden Asr-ı Saâdet mahkemesinden adâletnâme-i Şerîat’le da’vet olunsam; neşrettiğim hakàikı aynen ibrâz edeceğim. Olsa olsa o zamânın ilcaâtının modasına göre bir libas giydireceğim. Şâyet müstakbel tarafına üçyüz sene(Hâşiye) sonra tenkidât-ı ukalâ mahkemesinden târih celbnâmesiyle celb olunsam; yine bu hakîkatleri, tevessü’ ve inbisât ile çatlayan ba’zı yerlerini yamalamakla berâber, tâze olarak orada da göstereceğim… Demek, hakîkat tahavvül etmez, hakîkat haktır.    
            (3 )  اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ          
Millet uyanmış, mugàlata ve cerbeze ile iğfâl olunsa da devam etmeyecektir. Hakîkat telakkî olunan hayâlin ömrü kısadır. Feverân-ı efkâr-ı umûmî ile o tesvîlât
ve mugàlatât dağılacaktır. Ve hakîkat meydâna çıkacaktır.
         
                                                  (        alt         (4
Sizin işkenceli hapishânenin hâli: Zaman müdhiş, mekân muvahhiş, mahbûsîn mütevahhiş, cerîdeler müreccif(?), efkâr müşevveş, kalbler hazîn, vicdanlar müteessir ve me’yûs, bidâyet-i hâlde me’murlar şemâtetli, nöbetçiler müz’iç olmakla berâber, vicdânım beni ta’zîb etmediği içün o hâl bana eğlence gibi idi. Ve musîbetlerin tenevvüü, mûsîkînin tenevvü-i nagamâtı gibi idi.

(?): Diğer nüshalarda, ‘mürcif’. (B.T.) 

Hâşiye: Şimdi kırkyedi senedeki dehşetli mahkemelerimde aynen onbirbuçuk suâllerimi o Dîvân-ı Harb-i Örfîdeki gibi tekrar ediyorum.

            Hem de geçen sene timarhânede tahsil ettiğim dersi şimdi bu mektebde itmâm ettim. Ya’nî, kırkyedi sene evvel timarhâne hükmündeki mahkeme-i zâlimânede aldığım dersi, şimdi bu gaddârâne hâzır mektebde imtihân verdim. İki şehâdetnâme aldım. Musîbet zamânının uzunluğundan uzun dersler gördüm. Dünyânın rûhânî lezzeti olan hüzn-i ma’sûmâne ve mazlûmâneden; zaîfe şefkat, gadre şiddet-i nefretle istifâde ettim.
 
Ümîdim kavîdir ki; çok ma’sumların kalblerinden harâret-i hüzn ile tebahhur eden “ây, vây ve âhlar” rahmetli bir bulut teşkil edecektir. [Ve Âlem-i İslâm’da yeni yeni İslâm devletlerinin teşkilleriyle rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.](*)
 
             İstitrâd olarak bir latîfe söyleyeceğim. Böyle ciddiyât esnâsında latîfe söylemekten maksadım, dünyâya bir mel’abe nazarıyle baktığımı îmâ ve işârettir. Zâten şuûnât-ı dünyâ satranç oyununa benzer. Ben geçen sene “garîbü’z-zamân” idim. Sonra “bedîü’z-zamân” oldum. Şimdi de “bid’atü’z-zamân” oldum. İstanbul’da şeâmet oldum. O da bana şeâmetli oldu. Beni sathında kabûl etmez, batnına geçirmek istiyor. Bâhusus Mart ve Mayıs müstebid aylardır. Mart’ı kadro hâricine çıkarmalı, Mayıs’ı da tekàud etmeli, tâ muvâzene-i mâlî husûle gelsin. Çıkılmayacak yola sapılmış bir işârettir. Elhâsıl: Yâ ben İstanbul’da kalacağım, yâhûd bu iki ay gitmeyecek ise, ben vedâ’ edeceğim.
 
                                            
                            İstanbul’dan Vedâ’nâme
 
 Ey, Koca İstanbul! Müsâvât ve uhuvveti, sende; devr-i istibdâdda, yalnız tımarhânede.. Meşrûtiyette, yalnız tevkifhânede gördüm.
 
Elvedâ’, ey gelin libâsı giymiş acûze-i şemtâ! Usandım!. Sen zehirli bala benzersin. Belki, medeniyet libâsı giymiş vahşî adama benzersin. Sûreten ne kadar medenîliğin var, sîreten dahi nifak, sefâhet, ağrâz içinde o kadar, o derece vahşîsin; tam dünyâya benzersin. Dünyâya geldiğime ben de pişman oldum. Riyânın sözünü, seni tasavvur ettikçe tahattur ediyorum. 
                         
Eğer medeniyet, böyle tecâvüzâne-i haysiyetşikenâne ve iftirâât-ı nifakcûyâne ve fikr-i intikàm-ı bîinsâfâne ve mugàlatât-ı şeytanatkârâne ve diyânette harekât-i lâübâliyâneye müsâid bir zemin ise; herkes şâhid olsun ki, o saâdet-sarây-ı medeniyet tesmiye olunan, akreb ve yılanların yuvaları olan öyle mahall-i ağrâza, Vilâyât-ı Şarkıye’nin hürriyyet-i mutlakanın meydânı olan
yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet haymelerini tercih ediyorum. Zîrâ, mimsiz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbestî-i kelâm ve hüsn-i niyet ve selâmet-i kalb, Vilâyât-ı Şarkıye’nin dağlarında tam ma’nâsıyle hükümfermâdır.
 
 Bildiğime göre, edîbler edebli oluyorlar.. Edebsiz ba’zı cerîdeleri nâşir-i ağrâz görüyorum. Eğer edeb böyle ise ve efkâr-ı umûmî böyle müzebzeb olsa, şâhid olunuz böyle edebiyâttan vazgeçtim. Bunda da dâhil değilim. Vatanın
yüksek dağlarında, ya’nî Bâşîd başında, ecrâm ve elvâh-ı âlemi, cerîdelerine bedel mütâlaa edeceğim.
 
 
                           Muarrâdır fezâ-yı feyzimiz şeyn-i temennâdan,
                           Bize dâd-ı ezeldir zîrden, bâlâdan istiğnâ;
                           Çekildik neşve-i ümîdden, tûl-i emellerden,
                           O mecnûnuz ki, ettik vuslat-ı Leylâ’dan istiğnâ.(**)
 
(*): Köşeli parentezdeki ibâre H.1327-28 / M.1909-10 nüshalarında yok. (B.T.)
(**): Kahriyyât’tan (1906). (B.T.)
 
          (5)alt
 
  
 
 
                                          TENBÎH
                                          
Medeniyetten isti’fâm sizi düşündürecek. Evet, böyle istibdâd ve sefâhete, zilletle memzûc medeniyete, bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhâsı fakir ve sefih ve ahlâksız eder. Fakat medeniyet, nev’-i insâniyetin terakkî ve tekemmülüne, mâhiyet-i nev’iyesini kuvveden fi’le çıkmasına hizmet eder. İşte bu nokta-i nazardan, medeniyeti istemek, insâniyeti istemektir.
 
Hem de ma’nâ-yi meşrûtiyete ibtilâ ve muhabbetimin sebebi budur ki: Asya ve Âlem-i İslâmiyet’in istikbâlde Firdevs’in birinci kapısı, meşrûtiyet-i meşrûa ve Şerîat dâiresinde hürriyettir. Ve tâli’ ve taht ve baht-ı İslâm’ın anahtarı da meşrûtiyetteki şûrâdır. Zîrâ şimdiye kadar üçyüzyetmişmilyon İslâm, ecânibin istibdâd-ı ma’nevîsi altında eziliyordu. Şimdi hâkimiyet-i millet, âlemde, bâhusus bundan sonra Asya’da hükümfermâ olduğu hâlde her bir ferd-i Müslüman, hâkimiyetin bir cüz’-i hakîkîsine mâlik olur. Ve hürriyet, üçyüzmilyon İslâm’ı esâretten halâs etmeğe bir çâre-i yegânedir. Farz-ı muhâl olarak burada yirmimilyon nüfus, te’sîs-i hürriyette çok zarardîde olsalar da fedâ olsunlar. Yirmiyi verir üçyüzü alırız.
 
Dirîgà! Bizdeki unsurlar, ırklar; hava gibi muhtelittir. Su gibi mümtezic olmamış. İnşâallâh, elektrik-i hakàik-ı İslâmiyet’le imtizâc ederek, ziyâ-i maârif-i İslâmiye ve harâretiyle kuvvet tevlîdiyle bir mizâc-ı mu’tedile-i adâlet vücûda gelecektir.
 
Yaşasın meşrûtiyet-i meşrûa! Sağ olsun hakîkat-i Şerîat’in terbiyesinden çıkan neyyîr-i hürriyet!
 
                                                          İstibdâd’ın Garîbüzzamân’ı
                                                          Meşrûtiyet’in Bedîüzzamân’ı
                                                          Şimdikinin de Bid’atüzzamân’ı
 
                                                                               SAÎD NÛRSÎ
 
  
 
                                   Kırkdokuz Sene Evvel       
                     DEVR-İ İSTİBDÂD VE SAÎD NÛRSÎ
    
[ Timarhânede tabîble vâkı’ olan mâcerâm olup İkinci , Üçüncü Noktalarda kendini medresede tahayyül ederek doktorla konuşmuş. (Hâşiye) ]
 
Ey Tabîb Efendi, sen dinle ben söyleyeceğim!.. Cinnetime bir delil daha senin eline vereceğim .. Suâl olunmadan cevâb :
 
 Antika bir dîvânenin sözünü dinlemeği arzu edersiniz, muâyenemi muhâkeme sûretinde istiyorum. Senin vicdânın da hakem olsun. Tabîbe ders-i tıb vermek fuzûlîlik ammâ teşhîs-i illete yardım edecek noktalar hastanın vazîfesidir. Hem de istikbâl sizi tekzîb etmemek içün, dinlemenize lüzûm görürsünüz, şu dört noktayı nazar-ı mütâlaaya alınız:
 
Birincisi: Ben, Şark’ın dağlarında büyümüşüm. Kaba olan ahvâlimi Şark’ın kàpânıyle tartmalısınız. Hassas olan medenî İstanbul mîzânıyle tartmamalısınız.
Öyle yaparsanız, bir ma’den-i saâdetimiz olan Dersaâdet’ten önümüze sed çekmiş olursunuz. Hem de ekser Şarklı hemşehrilerimi tımarhâneye sevk etmek lâzım gelir. Zîrâ, Vilâyât-ı Şarkıye’de en revâclı olan ahlâk; cesâret, izzet-i nefs, salâbet-i dîniye, muvâfakat-ı kalb ve lisandır. Medeniyette, nezâket denilen emr; onlarca müdâhenedir, dalkavukluktur.
 
İkincisi: Benim, elbisem gibi ahvâl ve ahlâkım da nâsa muhâliftir. Hak ve nefsü’l-emri mihenk i’tibar ediniz. Zamânın veyâ âdetin revâc verdiği görenek vâsıtasıyle nümûne-i imtisâl olmuş ba’zı ahlâk-ı seyyieyi mikyas yapmayınız. “Neme lâzım, başkası düşünsün.”, feryâd-ı meyyitâne gibi.. Ben derim ki: Müslümânım, İslâmiyet cihetiyle ma’nen me’mûrum ve sadâkatle mükellefim.. Millete, din ve devlete nâfî olan bir şey’i düşüneceğim.
 
Üçüncüsü: Şâz ve nâdir olarak, isti’dâd-ı zamânın fevkınde çok kimseler gelip gitmiş. Nâs, ibtidâ onlara cünûn veyâ abes isnâdından sonra sihre veyâ hârikaya haml etmişler.. Birinci ve İkinci noktanın mâbeyninde olan tezâd, cinnetime hükmeden zevâtın, delil ve müddeâlarında olan tezâda îmâdır. Zîrâ, ef’alleriyle demişler; “Dîvânedir, çünki; her mesâil-i müşkileye cevâb veriyor”. Böyle bir delil getiren elbette delidir.
 
Dördüncüsü: Asabî adam, husûsan benim gibi sinirli bir kimsenin telâş ve hiddet etmesi zarûrîdir. Bâhusus bir fikr-i âlîyi, - ya’nî hürriyet-i Şer’iyye’yi - onbeş sene zihninde taşıyan ve bilfiil karîb olduğu zaman, - ya’nî; bir inkılâb-ı azîmle - kendini muhâtarada ve mehlekede görse ve temâşâsından mahrum kalsa, nasıl telâş ve hiddet etmesin?.. Hem de benden daha dîvâne, Zabtıye Nâzırı’dır. Zîrâ; benden daha hiddetlidir. Hem de bu cinnet-i muvakkateye mübtelâ olmayan binde birdir.
 
      (6) 
Eğer; müdâhane, temelluk, tazarrû’-i sinnûrî(*)(?), menfaat-i umûmiyeyi menfaat-i şahsiyeye fedâ etmek aklın muktezâsından addedilmek lâzım gelse, şâhid olunuz; ben o akıldan isti’fâmı veriyorum. Dîvânelikle – ki; bence bir mertebe-i ma’sûmiyet gibidir – iftihâr ediyorum.
 
Hâşiye: Nasıl ki, kabirde bir talebe-i ulûm, Münker-Nekir’in, “Men Rabbüke?” suâline karşı, medresede imtihan ediliyor zannetmiş, kàide-i ilimle cevâb vermiş. Saîd de kendini medresede tahayyül ederek doktorla konuşmuş.        
 
(*): Kedi gibi yalvarma .     (?): Okunuş, Â. Bedîiyye’den. Tenvir nüshasında; “Sinnevrî” (B.T.)                                          
 
Dört nokta şüpheyi da’vet etmiş. Onları; bilerek, ba’zı hikmet-i hafiye içün yapmışım:
 
 Birincisi: Şekl-i garîbim.. Bu muhâlif libâsımla; makàsıd-ı dünyeviyeden istiğnâmı ve âdât-ı beldeye adem-i mürâatten özrümü ve ahvâl ve etvârımın nâsa muhâlefetini ve münâsebât-ı zâhir ve bâtın ile tabîîlik-i insâniyetimi ve ecdâdıma muhabbetimi i’lân etmek içündür. Hem de, garîb bir ma’nâ garîb bir lafz içinde olmalı. Tâ ki, nazar-ı dikkati celb etsin. Hem de, sanâyi’-i mahalliyeye revâc vermek içün bir nasîhat-i fi’lî ediyorum. Hem de, kendimde bir meyl-i teceddüdü göstermek ve zamânın teceddüd edeceğine işâret ediyorum. Hem de, Sultan Selim’e bîat etmiştim.. O da başına benim gibi Vilâyât-ı Şarkıye külâhını giydiğini – bir fotoğrafını – görüyoruz.
 
İkincisi: Ulemâ ile olan münâzaramdır. Onun sebebi: İslâmbol’a geldim, gördüm ki; sâir şuûbâta nisbeten medâris terakkî etmemiştir. Bunun da sebebi: Kitaba nazarla istinbât-ı mes’ele etmek olan isti’dâdı, meleke-i ilm yerinde ikàme olunmuş. Ve talebelerde adem-i münâzara ve, suâl ve cevâb olmamasından şevksizlik ve melekesizlik ve atâlet gibi ba’zı hâli intâc etmiş. Sâir sebeb-i taaccüb ve hayret olan ulûm-i ekvân, veyâ eğlence ile vakit geçirmeğe sebeb olan fünûn-i hevesât galebe etmiş. Ve lezzât-ı hakîkiyeyi mütezammin olan ulûm.. Maksûd-i bizzât gibi ulûm-i İlâhiyye tahsil olunmaz. Bunun da yâ bir himmet-i âlî veyâ bir tevaggul-i tâm veyâ müsâbakayı müntic olan suâl ve cevâb gibi bir şevk-i kışrî(*)ve hâricî lâzımdır. Veyâhûd taksîm-i a’mâl kàidesine tatbîkan her bir talebe, isti’dâdına göre ba’zı fünûn ile tevaggul etmeli tâ mütehassıs olsun, sathî olmasın. Zîrâ her ilmin bir sûret-i hakîkıyesi var…Meleke olmadığı vakit ba’zı tarafı nâkıs olan sûretlere benzer. Bunun da çâresi, ona müstaid olan bir fenni esas tutmalı. Ve buna münâsib fünûnu, her birinden bir fezleke alınmalı ve o fenn-i esâsın sûret-i hakîkıyesini mütemmim ittihâz etmelidir. Zîrâ, her bir fezleke bir sûret-i müstakileyi teşkil etmiyor. Lâkin bir sûret-i esâsiyeyi tekmil edebilir.
 
Ey sözümü işiten talebe-i ulûm, mektebliler gibi – ki, ve onlar nâkıs olan seleflerine hayrülhalef olmuşlar – çalışalım ki, evc-i kemâle vâsıl olan seleflerimize hayrülhalef olalım. Ben münâzara ile bilfiil iki noktadan îkaz etmek istiyordum.

 

 (*):1909-10 nüshalarında, “kasrî”. (B.T.) 

 

Üçüncüsü: Fuzûlîlik olarak iki fikri beyan etmiştim :
 
Birincisi: Şu zamân-ı terakkîde medeniyet-i hakîkıyeyi teşkil eden İslâmiyet, medeniyet-i hâzıraya nisbetle terakkî etmemiş. Bunun da en büyük sebebi, üç büyük şu’belerin –ki; “cümlenin maksûdu bir ammâ, rivâyet muhtelif” mâsadakına muvâfık ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekyenin - tebâyün-i efkâr ve tehâlüf-i meşâribidir. Ehl-i medrese, ehl-i mektebi ba’zı gayr-i murâd olan zevâhirin te’vîliyle za’f-ı akîde ile ittiham ediyorlar. Bunlar ise berikileri fünûn-i cedîdeye adem-i vukufları sebebiyle nâkıs ve gayr-i mu’temed addediyorlar. Ehl-i medrese, ehl-i tekyeyi, ibâdet olan zikri, sebeb-i şevkî vaz’olunmuş ba’zı mübah a’mâl ve harekâtına ki, avâm ve câhil hatâen, ibâdet zannediyorlar,- Hâlbuki bu zan bâtıldır. İbâdet, yalnız zikirdir. Harekât, mübâh
olmak şartıyle câizdir-. Bu zann-ı avâma binâen bunlara ehl-i bid’at nazarıyle bakıyorlar. Bunların tefrîtiyle ve ötekilerin ifrâtıyle müsâmaha kapısı açıldı, ba’zı bid’at zikir ile ihtilât eyledi.
 
 Bu tebâyün-i efkâr ve tehâlüf-i meşârib ahlâk-ı İslâmiye’yi sarsmış ve terakkıyât-ı medeniyetten geri bırakmıştır. Bunun da çâresi, mekâtibde ulûm-i dîniyeyi bihakkın okutmak ve medâriste lüzûmsuz kalan hikmet-i atîkaya bedel ba’zı fünûn-i lâzime-i cedîde tahsil olunmak ve tekyelerde mütebahhirîn ulemâ bulunmaktır. Bu takdirde şuûbât-ı selâse yek-âheng-i terakkî olarak kat’-ı merâtib etmek kaviyyen me’mûldür.
 
İkinci fikir vâizlere âiddir ki, bunlar müderris-i umûmîdir. Bunların nesâyihında kendimce bir te’sir hissetmedim. Düşündüm, kasâvet-i kalbimden başka üç sebeb buldum:
 
Birisi: Asr-ı hâzırayı zamân-ı sâlifeye kıyas, yalnız tasvîr-i müddeâ ve parlak göstermektir. Hâlbuki zamân-ı sâlifte, safâ-yi kalb ve taklîd-i ulemâ hüküm-fermâ idi. Bunlara delil lâzım değildi. Şimdide herkeste bir meyl-i taharrî-i hakîkat peydâ olmuş. Bunlara karşı tasvîr-i müddeâ te’sir etmez. Ancak te’sir ettirmek içün isbât-ı müddeâ ve iknâ’ lâzımdır.
 
İkinci sebeb: Bir şey’i tergîb veyâ terhîb etmekle ondan daha mühim şey’i tenzil etmektir. Meselâ, “Bir gece iki rek’at namaz kılmak, Haccı tavaf(?) etmek.. veyâ, kim gıybet etse zinâ etmiş gibidir” derler.

 

 (?): “Hacc etmek” ma’nâsında olabilir mi? (B.T.)

 

Üçüncüsü: Belâgatin muktezâsı olan, muktezâ-yi hâle mutâbık ve ilcaât-i zamâna muvâfık söz söylemezler. Gûyâ insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar. Demek istiyorum ki: Vâiz hem âlim-i muhakkik olmalı –ki, tâ isbât-ı müddeâ etsin- ; hem hakîm-i müdakkik olmalı -tâ, muvâzene-i Şerîat’i bozmasın- ; hem de beliğ-i muknî’ olması şarttır.
 
 Dördüncüsü: “ Zihnim perîşandır” demişim. Hâlbuki bu cümleden maksadım, kuvve-i hâfızama nisyan tareyânını ve zihnimdeki sıkıntıyı ve tabîatimdeki tevahhuş murâddır. Hiçbir dîvâne, “ben deliyim” demediği içün, benim cinnetime nasıl delil olabilir? Hem de “İzhâr”dan sonra üç mâh ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi da’vet eder: Yâ hilâftır, hâlbuki ekser Kürdistân bunun sıdkını bilir; yâ doğru olduğu hâlde, yâ sen ey doktor, dediğin gibi, temeddüh ve gurur misillû bir unsûr-i cinneti îmâ eder.. Buna cevâb: Bir ricâl-i devletin suâline karşı cevâb-ı savâb vermek istemekliğimdir ki, temeddühü istilzam etmiş. Şimdi, şuûrumda şüpheniz kalmadığı vakit fikrimde şüpheniz vardır zannediyorum. Ednâ bir muhâkeme ile bu şüphe zâil olabilir. Zîrâ, gàyet serbest, vahşî Kürdlerden olan bir adam; elmas
gibi, millete bir sadâkat ve cevher gibi bir fikr-i âlî sâhibi olmadığı hâlde, nasıl bu zamanda bu kadar alâmet-i fârika ile hîle ve fikr-i fâsidini saklayabilir? Bence,“hîle, terk-i hîledir”. Demek, herkese müreccah ve sâfî bir sadâkati kalbden hissetmiş de bu gûnâ ahvâlde bulunmuş.
(7)   
Demek, bizim doktorların fehmi hasta.. ve kendi raporlarıyle kendileri mecnûn.. ve Zabtıye Nâzırı da hiddeti içün dîvânedirler. Ey doktor! Sen iyi doktorsun, evvelâ o bîçâreleri tedâvî et, sonra beni.
 
Ey, şu kelâmıma nazar eden zevât! Eğer kelâmımda dokunacak veyâ sizin zaif mi’denizde hazm olunmayacak sözler bulunursa ma’zur tutunuz. Çünki dîvânelik zamânında söylemişimdir. Muhîtim o zaman timarhânenin duvarları idi. Muhîtin te’sîri müsellemdir. Zîrâ:
                         (8)       
 
Ümmî ve vahşî, ya’ni hür, Türkçe iyi bilmez bir Kürd bu kadar ifâde-i meram edebilir. Vesselâm…                                                
 
 
 
 
             
 
                      [ Devr-i İstibdâd’da Timarhâneden sonra Tevkifhânede iken Zabtıye Nâzırı Şefîk Paşa ile muhâveremdir ]
 
 
 Zabtıye Nâzırı:
 
“ - Pâdişah sana selâm etmiş, on altun (bin guruş) da maaş bağlamış. Sonra da memleketine döndüğün vakit o maâşı yirmi – otuz lira yapacak. Ve bu seksen altûnu da ihsân-ı şâhâne olarak sana göndermiş. Hem sana selâm ediyor.” dedi.
 
 Ben cevâben:
 
“ – Ben maaş dilencisi değilim. Bin lira da olsa kabûl etmem. Kendim içün gelmedim, memleketim içün geldim. Hem de bu bana vermek istediğiniz, hakk-ı sükûttur.”
 
Nâzır:
 
“- İrâdeyi reddediyorsun, İrâde reddolunmaz.”
 
 Cevâben dedim:
 
“ – Reddediyorum; tâ ki Pâdişah darılsın, beni çağırsın. Ben de doğrusunu söyleyeyim.”
 
Nâzır:
 
“ – Netîcesi vahimdir!”
 
 Cevâben:
 
“ – Netîcesi deniz olsa, geniş bir kabirdir. Hem de İstanbul’a geldiğim vakit hayâtımı rüşvet getirmişim. Ne isterseniz ediniz. Bunu da ciddî söylüyorum. Ben isterim ki, ebnâ-yı cinsimi bifiil îkaz edeyim ki; devlete intisâb hizmet içündür, maaş kapmak içün değildir. Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti, nasîhatiyledir. O da hüsn-i te’sirledir, o da hasbîlikledir, bu da garazsızlık, o da ivazsızlık, o da terk-i menâfi’-i şahsî iledir. Binâen-aleyh, ben maâşın kabûlünden ma’zûrum.”
 
 Nâzır:
 
“ – Senin, memleketine neşr-i maârif olan maksadın meclis-i vükelâda derdest-i tezekkürdür.”
 
Cevâben:
 
“ – Acabâ, maârifi te’hir, maâşı ta’cil edersiniz; ne kàide iledir, menfaat-i şahsiyemi menfaat-i umûmiye-i millete tercih ediyorsunuz?”
 
Nâzır hiddet etti. Ben dedim:
 
“ – Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Şark’ın dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fâide vermez. Nâfile yorulmayınız. Beni nefyedin. Fîzan olsun, Yemen olsun râzıyım. Siz de pînedûzluktan ve yamalıkcılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.”
 
Nâzır:
 
 “ – Ne demek istiyorsun?”
 
Cevâben dedim ki:
 
“ – Sigara kâğıdı kadar ince ve nizam nâmıyle bir perdeyi, bu kadar feverân-ı efkâr ve hissiyâta karşı herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes, altında, sizin tazyîkàtınızla meyyit-i müteharrik gibi inliyor. Ben acemî idim, altına girmedim, üstüne düştüm. Sûret-i telebbüsüm gibi ahlâkım da sakîl idi.. Bir kere, Mâbeyn’de yırtıldı, Şişli’de bir Ermenî’nin evine düştüm. Orada yırtıldı, Şekerci Hânı’na düştüm. Orada da yırtıldı, timarhâneye düştüm. Şimdi de tarassudhâneye düştüm. Hâsılı; siz de o kadar
yamacılık yapamazsınız, ben de incinirim.
 
                     (9)
 
 Hem de Vilâyât-ı Şarkıye’de iken sizi iyi bilirdim. Bu ahvâl, sizin serâirinizi bana iyi şerh etti. Hem de bu hâllere teşekkür ederim. Zîrâ, sû-i zan makàmında hüsn-i zan eder idim.”
 
                                                                         MOLLA SAÎD NÛRSÎ
 
 
  
 
 
 
                                      HÂTİME
 
              [ Ebnâ-yi cinsime de burada birkaç söz                              
             söylemezsem bence bahis nâtamam kalır ]
 
 Ey, Âsûrîler ve Tûrânîler ve Kiyânîler’in cihangirlik zamânında pişdâr, kahraman askerleri olan arslan Türkler, Kürdler! Beşyüz senedir yattığınız yeter! Artık uyanınız, sabahtır! Yoksa sahrâ-yi vahşette gaflet sizi gàret edecektir!
 
 “Hikmet-i İlâhî” denilen; makine-i âlemin nizâmı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa’-ub kànûn-i nûrânî-i İlâhî’nin müessisi olan Hikmet-i İlâhî; ufk-ı ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zâyi’ olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle ya’nî İslâmiyet milliyetiyle tevhîd ve mezc ederek, zerrâtın câzibe-i cüz’iyeleri gibi bir câzibe-i umûmî-i millî teşkîli ile Türk, Kürd gibi bir kitle-i azîmi küre gibi tedvir ederek, şems-i şevket-i İslâmiye ve Osmâniye’nin mevkebinde bir kevkeb-i münevver gibi, câzibesine ittibâ’ ile muvâzene ve âheng-i umûmiyeyi muhâfaza ediniz.
 
 Hem de “hürriyet” denilen; Sübhan ve Ağrı Dağları gibi istikbâlin cibâl-i şâhikasının tepesinde ayağa kalkmış ve esâret-i nefs altına girmeği yasak etmiş ve gayre tecâvüzü tecviz etmeyerek Şerîat’e isnâd(?) etmiş olan sultân-ı hürriyet; yüksek sadâ ile, sizin gibi mâzînin en derin derelerinde gàfil ve müteferrik bir kavme, “ cehâlet ve fakra hücum içün fen, san’at ve silâh başına! İleri, arş!” emrini veriyor.

(?): H.1327-28 / M.1909-10 baskılarında ‘istinâd’. (B.T.)    

 

Hem de “hakîkat” denilen; tabakàt altında mestur ve mahbus kalmış ve tabaka-i istibdâdın mahv ve ref’iyle omuzu üstünde olan tabaka-i cehl ve gafletin tahfîfiyle ihtizâza gelmiş ve kıyâma teşebbüs etmiş olan muhbir-i hakàik size her cihetle haber veriyor ki, mâhiyetinizde dest-i Kader’in ektiği isti’dâdâtı ve mukadderâtınızı fi’le çıkaran ve mâhiyet-i kavmiyenizde saklanmış olan secâyânızı âb-ı hayât-ı maârifle iskà etmek vaktidir. Yoksa kuruyacak yâhûd tefessüh edecektir.
 
 Hem de “ihtiyâc” denilen; medeniyetin pederi ve terakkıyâtın müessisi olan üstâd-ı ihtiyâc, sillesini kaldırmış size hükmediyor ki; yâ hayât-ı hürriyetinizi bu sahrâ-yi vahşette gàrâte vereceksiniz veyâhûd meydân-ı medeniyette fen ve san’at balonuna, şimendüferine binerek istikbâli istikbâl ve o emvâl(?)-i müttefikayı istirdâd ederek kâ’be-i kemâlâta koşacaksınız.

 

 (?): H.1327-28 baskılarında, ‘ahvâl’.(B.T.)

 

Hem de “milliyet” denilen; mâzî derelerinde ve hâl sahrâlarında ve istikbâl dağlarında haymenişîn olan Rüstem-i Zâl ve Salâhaddîn-i Eyyûbî ve Celâleddîn-i Havârizmşâh ve Sultân Selîm ve Barbaros Hayrî’nin emsâlleri gibi Türk, Kürd dâhî kahramanlarıyle bir çadırda oturan bir âile gibi, herkesi başkasının haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve hissiyât-ı ulviyenin enmûzeci olan İslâmiyet milliyeti size emr-i kat’î ile emrediyor ki; tâ her biriniz umûm bir milletin ma’kes-i hayâtı ve hâmî-i saâdeti olunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zîrâ, maksadın büyümesiyle himmet de büyür. Ve hamiyet-i İslâmiye’nin galeyâniyle ahlâk da tekemmül ve teâlî eder.
 
Hem de “meşrûtiyet” denilen; sebeb-i saâdet-i akvâm ve hâkimiyet-i milliyeyi te’min ile makine-i hayâtın buhârı olan hürriyetteki irâde-i cüz’iyeyi, istibdâd ve tahakkümün itfâsından kurtaran meşveret-i Şer’iye’nin mayasiyle maylandıran meşrûtiyet-i meşrûa; sizi meclis-i imtihâna da’vet ediyor ki, sinn-i rüşde bulûğunuzu ve vasiyete adem-i ihtiyâcınızı görmek istiyor. İmtihâna hazırlanınız. Mevcûdiyetinizi ittihâdla gösteriniz. Ve hamiyet-i millî ile, fikir ve vicdân-ı şahsiyenizi milletin kalb ve akl-ı müştereki gibi gösteriniz. Yoksa sıfır çekecek ve şehâdetnâme-i hürriyeti elinize vermeyecektir.       
       
İTFÂ (‘tı’ ile): Söndürme.       VASİYET: Emir. Bir işi birisine havâle etmek.    
    
Evet, mâzînin sahrâlarında keşmâkeşinize sebebiyet veren, her birinizdeki meylül-ağalık ve fikr-i hodserâne ve enâniyet, şimdi ise; istikbâlin saâdet-sarây-ı medeniyetinde fikr-i îcâda ve teşebbüs-i şahsiyeye ve fikr-i hürriyete inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbet, sizin gürültülü olan medreseleriniz bir meclis-i meb’ûsân-ı ilmiyeyi gösteriyor. Ve imam arkasında kırâet-i Fâtiha ile semâvî ve rûhânî vızıltılarınız mezheben ve medreseten; fıtraten mâhiyetinizdeki isti‘dâd ve meşrûtiyet sırrına Kader’in bir îmâ ve nişânı vardır.( (10altnın   başka bir ünvânı olan teşebbüs-i şahsîye müşevvik var.
 
Hem de, herbir kemâlin müessis ve hâmîsi olan “cesâret ve nâmûs-i millî” emrediyor ki; nasıl ki, şimdiye kadar dimağdan kalbe mecrâ açmakla aklı kuvvete mezc ederek maârifinizi kılıncın hutût-ı cevherinden öğrenmekle şecâat-i maddiyede terakkî ettiniz. Şimdi ise, kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti aklın imdâdına, hayâtı efkârın arkasına gönderiniz. Tâ ki, şecâat-i akliye-i medeniyet meydânında nâmûs-i milliye-i İslâmiye pâymâl olmasın. Kılıncınızı fen ve san’at cevherinden yapmalı…
Hem de “lisân-ı mâderzâd” denilen eşi’a-i hissiyât-ı milliyenin ma’kesi; ve semerât-ı edebin şeceresi; ve âb-ı hayât-ı maârifin cedâvili; ve kıymet ve tekemmülünüzün mîzân-ı i’tidâli; ve doğrudan doğruya herkesin vicdânına karşı menfez açmakla hayt-ı şuâî gibi te’sîrâtı ilkà edici, ihmâlinizle gàyet müşevveş ve ba’zı dalları aşılanmış olan lisânınız “şecere-i tûbâ” gibi bir şecerenin tecellîsine müstaid iken; böyle kurumuş ve perîşan kalmış; ve medeniyet lisânı olan edebiyâttan nâkıs kalmış olduğundan, lisân-ı teessüfle lisânınız sizden hamiyet-i milliyeye arz-ı şikâyet ediyor.
 
İnsanda kaderin sikkesi lisândır. İnsâniyetin sûreti ise, sahîfe-i lisânda nakş-ı beyân tersim ediyor. Lisân-ı mâderzâd ise, tabîî olduğundan elfâz –da’vet etmeksizin- zihne geliyor. Alışveriş yalnız ma’nâ ile kaldığından zihin çatallaşmaz. Ve o lisâna giren maârif, “nakş-ı alelhacer” gibi bâkî kalır. Ve o zeyy-i lisân-ı millî ile görünen her ne olursa me’nûs olur.
 
İşte hamiyet-i millînin bir misâlini size takdim ediyorum ki; o da Mutki’li Halil Hayâlî Efendidir ki; hamiyet-i millînin her şu’besinde olduğu gibi; bu şu’be-i lisân meydânında قَصْبُ السّبْقِى “kasbu’s-sebqî” ihrâz eylemiş.. Ve lisânımızın esâsı olan Elifbâ ve Sarf ve Nahvini vücûda getirmiş. Ve hattâ diyebilirim ki; asr-ı hamiyet ve gayret ve fedâkârlık ve himâyet-i zuafâ imtizâc ederek, vücûd-i ma’nevîsini teşkil etmiştir. Hakîkaten Kürdistân ma’deninden böyle bir cevher-i hamiyete rast gelindiğinden bizim istikbâlimizi, onun gibi ümmîdinden birçok cevâhir ışıklandıracaktır. İşte bu zât, şa’yân-ı iktidâ bir numûne-i hamiyet göstermiş. Ve muhtâc-ı tekemmül olan lisân-ı millîmize dâir bir temel atmış. Onun eserine gitmeyi ve temeli üzerine binâ etmeyi ehl-i hamiyete tavsiye ediyorum.
                                                                            
                                                                                             BEDÎÜZZAMÂN
                                                                                                SAÎD NÛRSÎ
 
KASBU’S-SEBKÎ (K’lar “kaf”): Birincilik ödülü.. (Okunuş ve ma’nâ, “İçtimâî Reçeteler”) (B.T.)
 
 
 
ARABÎ – FÂRİSÎ İBÂRELERİN MA’NÂLARI: (*)
 
(1): Sırların ortaya çıktığı gün. (Târık S., 9)
 
(2): En üstün hile, hileleri terk etmektir.
 
(3): Hak yücedir ve hiçbir şey ondan daha yüce değildir. ( Keşfü’l- Hafâ, 1/ 127, hadis No:362)
 
(4): Akıllı olanlara bu dediklerim yeterlidir. Ben köyü çağırdım eğer köyde kimseler varsa…
 
(5): Eğer ulvî mes’ûliyetler ve yüce gàyeler bir de hâdiselerin yarın ne getirecekleri belli olmasaydı, nefsimin benden istediklerini yerine getirirdim ki, çocukluktan beri ta’kip ettiğim gàyem budur. Söyleyeceğim ba’zı şeyleri gizliyorum. Çünki söylersem, barış için zemin bırakmamış olurum.
 
(6): Herkes delidir fakat hevânın (arzuların) mikdârına göre delilik değişir.
 
(7): Doğru ve sağlam bir şey’i nice ayıplayan vardır. Oysa âfeti, hastalığı sakat anlayışındadır.
 
(8): Dîvâneye kalem yoktur.
 
(9): Delik yamadan daha geniş oldu.
 
(10): İnsan içün ancak çalıştığının karşılığı vardır. (Necm S., 39)
 
(*): İctimâî Reçeteler ve diğer kaynaklardan. (B.T.)