Cuma, 31 Ocak 2014 13:13

Bilâl Tunç

 

 

Bedîüzzamân'ın Garb Sürgünü:1926

 

Mûteber kaynaklara göre, sürgün: 

 

Bedîüzzamân Saîd Nursî, Târihçe-i Hayâtı: “Şeyh Saîd Hâdisesi”(1) ile ayni yıl içerisinde, (1925).

Bilinmeyen Taraflarıyle Bedîüzzamân Saîd Nursî 2006, N. Şâhiner, s.282: Şeyh Saîd Hâdisesinin başlarında (25 Şubat 1925).

Bedîüzzamân Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı 1998, A.Kadir Badıllı, s.701: Şeyh Saîd Hâdisesine 3 gün kala (10 Şubat 1925 Şubat).

 

Bedîüzzamân, târih vermese de, sürgünün Şeyh Saîd Hâdisesinden sonra olduğunu yazıyor:

 

“Meselâ, bu bîçâre Saîd, Van’da ders-i hakāik-ı Kur’âniye ile meşgūl olduğum mikdârca, Şeyh Saîd hâdisâtı zamânında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki, neme lâzım dedim, kendi nefsimi düşündüm, âhiretimi kurtarmak içün Erek Dağında harâbe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler; …”(2)

 

Şâhidler, sürgünün 1926 da olduğunu söylüyor:

 

Cemâl Talay, Üstâd’ın Van’dan ayrılışını 10 Şubat 1926 olarak zikrediyor.(3)

Kinyas Kartal,Van’dan ayrılışlarını 1926 yılı Mart ayı başları olarak veriyor: “l926 yılında Mart ayı başlarıydı, zannediyorum ilk günleriydi. Bizi Van'dan batıya sürgün gönderiyorlardı. (…) Zigana'da Bayram münâsebetiyle tatlı verildi. [Ramazan Bayramı, 13 Nîsan 1926 / B. Tunç]” (4)

Saîd Şâmil,1926’da Trabzon’dan gemiye binen sürgün kāfilesi içinde Bedîüzzamân’ın da bulunduğunu belirtiyor..(5)

 

Bedîüzzaman İstanbul’da: 1926 Nîsan sonları – Mayıs başları

 

Üstâd’ı tâkip edelim:

 

“Ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit bir zaman Meşîhat-ı İslâmiye dâiresinde bulunan Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’deki hizmet-i Kur’âniye’ye çalıştığım içün, o alâkadarlık cihetinde, "Meşîhat Dâiresi ne hâldedir?" diye sordum. Eyvâh!.. Öyle bir cevap aldım ki, rûhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: ‘Yüzer sene envâr-ı Şerîatin mazharı olmuş olan o dâire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel’abegâhıdır.’ İşte o vakit öyle bir hâlet-i rûhiyeye giriftar oldum ki, dünyâ başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerâmetim yok; kemâl-i me’yûsiyetle âh vâh diyerek dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalbleri yanan çok zatların harâretli âhları, benim âhıma iltihak ettiler. Hâtırıma gelmiyor ki, acabâ Şeyh-i Geylânî’nin duâsını ve himmetini, duâmıza yardım için istedim mi, istemedim mi? Bilmiyorum. Fakat herhâlde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak içün, bizim gibilerin âhlarını ateşlendiren onun duâsıdır ve himmetidir. İşte o gece Meşîhat kısmen yandı.” (6)

 

Bu ifâdelerden, Meşîhat yangını gecesi Üstâd’ın İstanbul’da olduğu anlaşılıyor.

 

Meşîhat yangınının kesin târîhini o günlerin gazetelerinden öğrenebiliyoruz: 29/30 Nîsan 1926 Perşenbe/Cum'a (17 Şevvâl 1344 Cum'a) gecesi.(7)  

 

Bedîüzzamân Burdur’da: 1926 Bahâr sonları 

 

“Meselâ, bu bîçâre Saîd, Van’da ders-i hakāik-ı Kur’âniye ile meşgūl olduğum mikdârca, Şeyh Saîd hâdisâtı zamânında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki, neme lâzım dedim, kendi nefsimi düşündüm, âhiretimi kurtarmak içün Erek Dağında harâbe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler; Burdur’a getirildim.”(8)

 

Üstâd, yine târih vermiyor.. Hâdisâtı zikretmekle yetiniyor..

 

Şâhidler ne diyor?:

 

A. Hamdi Kasapoğlu, Burdur'a getirilişini 1926 olarak veriyor.(9)

Üstâd Burdur'da iken Hacı İdris Olgaç'a bir elyazma Cevşenü'l-Kebîr hediye eder. Adı geçen zâtın Cevşenü’l-Kebîr üzerine günün hâtırasına yazdığı târih: "11 Teşrîn-i sânî, sene 1926."(10)

Abdurrahmân Cerrâhoğlu, Üstâd’ı Burdur’da gördüğü hâtırasına şöyle başlıyor: 1926 senesi ilk aylarında …”(11)

“Nûrun İlk Kapısı” isimli eserin te’lîfini Burdur’da tamamlar.. Kendi ifâdesiyle bu kitaptaki hakîkatler; “Doğrudan doğruya Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın âyetlerinden aynelyakîne yakın bir sûretde Yeni Saîd’e derslerdir”(12)

 

Isparta’ya nefyi: 

 

“Orada [Burdur’da] yine hizmet-i Kur’âniyede bulunduğum mikdarca - o vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu; her akşam isbât-ı vücud etmekle mükellef oldukları hâlde - ben ve hâlis talebelerim müstesnâ kaldık. Ben hiçbir vakit isbât-ı vücûda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın vâlîsi, oraya gelen Fevzi Paşaya şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş, ‘Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz.’ Bu sözü ona söylettiren, hizmet-i Kur’âniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, hizmet-i Kur’âniyede muvakkat fütur geldi; aks-i maksadımla tokat yedim. Yânî bir menfâdan diğerine, Isparta’ya gönderildim.”(13)

 

A.Kadir Badıllı, Isparta sürgününü 25 Ocak 1926 olarak veriyor..(14) Ay ve gün olarak mümkün görünse de, geçen bilgi ve belgelere göre yılın 1926 olması mümkün değil!.. 

 

Barla’ya nefyi: 1 Mart 1927

 

Üstâd’ı dinlemeye devâm ediyoruz:

 

“Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra ba‘zı korkak insanların ihtarlarıyla, ‘Belki bu vaz‘iyeti hükûmet hoş görmeyecek. Bir parça teennî etsen dahâ iyi olur’ dediler. Bende, tekrar yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet buldu. ‘Aman, halklar gelmesin’ dedim. Yine o menfâdan dahî üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim.”(15)

 

A.Kadir Badıllı, Barla’ya nefyi 20 Şubat 1926 olarak hesaplamış.(16)

N. Şâhiner, belge göstermese de Barla’ya getiriliş târîhini 1 Mart 1927 ve doğru olarak veriyor.(17) 

Abdullah Kılıç’ın tesbîti N. Şahiner’i doğruluyor: “Zamânın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın üst makāmlara arz ettiği rapora göre, Bedîüzzamân, 1 Mart 1927 târih ve 81 numaralı tahrîrâtla Barla'da ikāmete mecbûr ediliyor..”(18)

 

Onuncu Söz, Barla’da ilk te’lif edilen eser midir?:

 

N. Şahiner, ilk eserin, 1927 yılı bahârında yazılan “Onuncu Söz” olduğunu, hemen Barlalı tüccar Bekir Dikmen tarafından İstanbul’a götürüldüğünü ve Müküslü Hamza ile berâber tab‘ ettirdikleriniyazıyor..(19)

Ancak, burada, “Onuncu Söz”ün ilk te’lif edilen eser olduğu ve tab‘ târîhi tesbitleri tashîhe muhtâc!..

 

M. Nûriye’deki şu bilgilere bir bakalım:

 

“Îmân-ı haşre dâir olan bu risâle [Lâsiyyemâlar], Risâle-i Nur’daki Onuncu Söz’ün esâsı olup, Barla’da, Üstâdımızın bir bahar gününde rahmet-i İlâhiyenin âsârını bağ ve bahçelerde müşâhedesinden ve ihtiyârsız olarak

   

âyet-i kerîmesini kırk def’aya yakın okumasından sonra tulû etmiş gāyet kıymetdâr ve bu zamanda çok lüzumlu ve inkâr-ı haşir mefkûresini köküyle kesip, İbn-i Sinâ gibi acîb bir dâhînin "Haşir bir mes’ele-i nakliyedir; akıl bu yolda gidemez" dediği haşri en basit fehme de kabûl ettiren ve haşrin binler nümûnelerini arz yüzünde gösteren ve haşri iktizâ eden pekçok esmâ-i İlâhiyeden tut, tâ mâhiyyet-i insâniyyede dahî haşri isbat eden bir risâledir.
Bir kāide-i hasenenin tezâhürü olarak, her risâlenin başında olduğu gibi bu risâlenin başında da Cenâb-ı Hakk’a tahmîdât ve Nebî-i Zîşân’a salât ü selâm vardır. Îmân-ı billâh, îmân-ı bi’n-nebî, îmân-ı bi’l-haşir ve şuhûd-i kâinât mâbeyninde bir irtibat-ı tâmme ve telâzum-i kat’iyye olduğundan, bu risâle kısaca olarak "Tevhid ve risâlet" hakîkatlerinden bahsederek esas mes’ele olan mes’ele-i haşriyyeye "Lâsiyyemâlar"la geçmiştir. Risâle-i Nûr’un Yirmisekizinci Sözünün İkinci Makāmı olan bu risâle, yirmi senedir Üstâdımızın eline yeni geçmiştir.”
(20) 

“[Lâsiyyemâlar] Onuncu Söz’ün bir cihette esâsı ve Yirmisekizinci Söz’ün Arabî İkinci Makāmıdır.”(21)

“Aziz arkadaş, ‘Îmân-ı billâh’ ile ‘âhiret îmânı’ arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle: (…)

İşte o kudret sâhibi, lisân-ı Kur’ân’la emrettiği,

âyet-i kerîmesi bu mes’elenin hakîkat olduğuna sarâhatle şehâdet ediyor.
Ey aziz arkadaş! Cenâb-ı Hakk’ın şu tasarrufâtından ve şuûnâtından anlaşıldı ki, arz meydanında yapılan nebâtî haşirler ve neşirler ve sâir içtimâ‘ ve iftiraklar maksûd-i bizzat değildir. Çünki, öteki âlemin meydân-ı kebîrinde yapılan o büyük ve mühim ihtifallerle kısa bir zamanda yapılan şu cüz’î, gayr-î sâbit bu semereler arasında münâsebet yoktur. Ancak bu cüz’î semereler, birtakım mîsal ve nümûnelerdir ki, bunların sûret ve netîcelerine o mecma-i kebirde muâmeleler tatbik ve icrâ edilsin. Demek bu fânî şeylerin sûretleri, o âlemde bâkī semereleri meyve verecektir. (…)”
(22)

 

Öyleyse; “Lâsiyyemâlar”, “Onuncu Söz”den önce te’lif edilmiştir.

Yukarıdaki bilgilere göre; “Onuncu Söz”, Barla’da te’lif edilen ilk eser değildir ve baskı târîhi, 1928 Mayıs’ından sonra fakat harf inkılâbından öncedir!..(23)

 

Barla’da “Lâsiyyemâlar”dan evvel yazılmış eser(ler) olabilir mi?:

 

Bir hâtırasında Şamlı Hâfız Tevfik Göksu, Üstâd’ın kendisine ilk olarak “Mi’râc Bahsi”ni yazdırdığını söylüyor.(24) Bu durumda “Lâsiyyemâlar” da ilk yazılan eser olmuyor!

 

Barla’da Yazılan İlk Eser:

Bu mevzûda en geçerli söz Hz. Müellif’indir.. O, sonraki nüshalarda bulunmayan, “Ehemmiyetli bir maksad içün temsîlât, hikâyeler sûretinde yazılmışlar.” cümlesi ile başladığı kendi hattı Küçük Sözler’in sonuna şu ibâreyi eklemiş:

alt

Şu Küçük Sözleri bidâyette müsvedde olarak kendim ve kendi müşevveş hattımla yazmaya mecbûr oldum. Çünki o vakit herkes benden çekinirlerdi.(25)

cümleleri ve diğer bilgiler, “Küçük Sözler”in Barla’da te’lif edilen ilk eser olduğunu gösteriyor..

 

NETÎCE:

 

Yukarıdaki belge ve bilgilerden böyle netîceler çıkartılsa yanlış mıdır?:

        1) Bedîüzzamân’ın Barla’ya nefyi 1 Mart 1927’dir.. Bu târihden evvel Barla’da eser yazmış olması mümkün değildir.

        2) (Müellifin kendi hattı ile yazdığı) “Küçük Sözler” Barla’da yazılan ilk eserdir..

        3) Hz. Üstâd’ın Şamlı Hâfız Tevfik Göksu’ya ilk yazdırdığı eserin “Cennet Bahsi” olma ihtimâli var.

        4) “Lâsiyemmâlar”, “Onuncu Söz”den önce te’lif edilmiştir.

        5) Barla’da iken bastırılan ilk (belki de tek) eser “Onuncu Söz”dür.

 *****

 

Dipnotlar:

(1): http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eeyh_Said_%C4%B0syan%C4%B1

(2): Onuncu Lem’a, Y. Asya Neş. 2005, s.158

(3): Son Şâhidler, Y. Asya Ya., N. Şahiner, 1978, s.92

(4): Son Şâhidler-2, Y. Asya Ya., N. Şahiner, 1981, s.17

(5): Nurs Yolu, Y. Asya Yayınevi, N. Şahiner, 1977, s.134

(6): S.T.Gaybî, Y. Asya Neş. 2006, s.235

(7): Cumhûriyet Gazetesi, 30 Nîsan 1926

alt

“DÜN AKŞAMKİ YANGIN

İstanbul Kız Lisesi Yandı

Dün akşam sâat yirmiüçde zuhur eden bir yangın, İstanbul’un eski ve güzel binâlarından birini dahâ yok etmiştir.

Yanan binâ el-yevm İstanbul Kız Lisesi olarak isti‘mâl edilen sâbık Meşîhat binâsıdır. Binânın kıymet-i maddiyyesine mektebin zengin levâzım-ı tedrisiyyesi de ilâve edilecek olursa bu yangının mûcib olduğu zarar ehmmiyyetli bir yekûne bâliğ olmaktadır.

İtfâiyyenin sarf ettiği büyük gayretler yangının tahdîd-i sirâyetine yardım etmiştir.

Yangının esbâb-ı zuhûru hakkında vaktin adem-i müsâadesi hasebiyle tahqîqât icrâ edilememiştir.”

(8): Onuncu Lem’a, Y. Asya Neş. 2005, 158

(9): Aydınlar Konuşuyor, Y. Asya Ya., N. Şahiner, 1977, s.115

(10): Bedîüzzamân Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı 1998, A.Kadir Badıllı,  s.733-34

(11): Bedîüzzamân Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı 1998, A.Kadir Badıllı,  s.737

(12): Nûr’un İlk Kapısı, Yeni Asya Neş. 2000

(13): Onuncu Lem’a, Y. Asya Neş. 2005, s.159

(14): Bedîüzzamân Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı 1998, A.Kadir Badıllı, s. 739

(15): Onuncu Lem’a, Y. Asya Neş. 2005, s.159

(16): Bedîüzzamân Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı 1998, A.Kadir Badıllı, s.745 

(17): Bilinmeyen Taraflarıyle Bedîüzzamân Saîd Nursî, 2006, N. Şâhiner, s.293

(18): Abdullah Kılıç, Zaman Gazetesi Pazar eki, 9.1.2011

(19): Bilinmeyen Taraflarıyle Bedîüzzamân Saîd Nursî 2006, N. Şâhiner, 2006, s.298

(20): M. Nûriyye (Fihrist), Y. Asya Neş. 1994, s.220

(21): M. Nûriyye, Y. Asya Neş. 1994, s.31]

(22): M. Nûriyye (Lâsiyyemâlar), Y. Asya Neş. 1994, s. 41-43

(23): Onuncu Söz’ün Tab‘ı:

Üstâd, yeni huruf çıkmadan basıldığını belirtiyor:

“(…) İstanbul’da yeni huruf çıkmadan evvel tab‘ ettirdiğim Onuncu Söz nâmında gāyet kıymetdâr, haşri ve kıyâmeti gündüz gibi isbât eden risâlemi ve (…)”(26) 

Bekir Efendi, Onuncu Söz’ü tab‘ etti. İ’câz-ı Kur’ân’a dâir Yirmibeşinci Söz’ü yeni huruf çıkmadan tab‘ etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz’ün matbaa fiyâtını gönderdiğimiz gibi onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı hâlimi düşünüp, matbaa fiyâtı dörtyüz banknot kadar olduğunu mülâhaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca râzı olmaz diye, onun nefsi onu aldattı. Tab‘ edilmedi.”(27)

Başka bir yerde, Müküslü Hamza’nın da tab‘ hizmetinde bulunduğunu yazıyor:

Hem onbeş seneden beri şehid olmuş işittiğim ve dâimâ Ubeyd gibi şehid talebelerim içinde ona duâ ettiğim, hem İşârâtü'l-İ'câz'ı, hem Onuncu Söz'ü tab' eden Molla Hamza hayâtda, Irak'da olduğunu ve Nur'ları aradığını...”(28)

Müküslü Hamza, Onuncu Söz’ün tab‘ından evvel, Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi tarafından verilen hüküm gereği hapistedir ve Mayıs 1928 afvı ile serbest bırakılmıştır.. Dolayısıyle, bu târihden evvel İstanbul’da ve tab‘ işinde bulunması söz konusu değildir..(29) alt

Zâten kapak resmindeki baskı târîhi de 1928’dir!.(30)

(24):Bedîüzzamân Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı 1998, A.K. Badıllı, s.770

(25): http://www.risaletashih.com/index.php/musahhah-metinler/189-kucuk-sozler-ustad-hatti-ndan

(26): Barla L., Y. Asya Neş. 1994, s.199

(27): Onuncu Lem'a, Y. Asya  Neşriyat, 2005, s.163

(28):Emirdağ L., Y. Asya Neş. 2007, s.451

(29): http://www.haberdiyarbakir.com/news_print.php?id=15574

(30): http://www.risaletashih.com/index.php/tashih-cesitlemeleri/172-surgunden-onuncu-soz-e 

*****

Ahmed Akgündüz'den Tebrik (23.2.2014):

Ağabey,

Sizleri tebrik ediyorum. II. Cildde kardeşiniz de bu meseleleri inceledi. 1 Mart 1927 tarihi (...) Sukru Kaya meselesi de oyle.  O da neşredilecek.

Dua ile

Prof. Dr. Ahmed Akgunduz

Rector & President

Islamitische Universiteit Rotterdam

Bergsingel 135, 3037 GC Rotterdam

T +31 (0)10 485 47 21+31 (0)10 485 47 21

F +31 (0)10 484 31 47

E This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ; I www.islamicuniversity.nl