Sessiz ve adsız kahramanlar vardır. Onları herkes tanımaz. Zaman zaman karşılaştığımızda gayet mütevâzi’ hâlleriyle, hiç dikkatimizi çekmezler. Zâten onlar ön plana çıkmayı, bir resim karesinde yer almayı sevmezler. İstemedikleri hâlde, herhangi bir sebeple bilinirlerse, hemen ortadan kaybolmayı tercîh ederler. Onlar, hep fıtrî vazîfelerini yapagelen, farkında olmadığımız, ancak eksiklikleri durumunda aramaya başladığımız güneş gibi, hava gibi, su gibi varlıklardır.
“Sessiz yaşadım; kim, beni nerden bilecektir?” diyen rahmetli M. Âkif gibi, bilinmek ve tanınmak ihtimâlini bile kabullenmezler. Bu kişilere pek çoklukla ve sıklıkla rastlanmaz. Tesâdüf ettiğimizde de, kendi dünyâmızın gürültüsü içerisinde onlara gereken ehemmiyeti vermeyiz. Çünki, bizce önemli olan pek çok davranışa sâhib değillerdir. Bizim üzüldüğümüz nice durumlarda onların güldüğünü görürüz. Bizim sevindiklerimizi istiğrâbla karşılarlar. Tabiî, bizler de onların bu hâllerini…
Onlar gözlerini tek hedefe dikmişlerdir: kendilerini muvazzaf kıldıkları îmân ve Kur’ân hizmetine… Onların nezdinde ne dünyâ kaygısı vardır, ne âhiret makamları… Can ve mal, şöhret ve câh, korku ve tama’ onların semtine uğramamıştır. Nefislerini akıl ve kalblerinin hizmetine adamışlar, rûhlarının ulvî lezzetlerine kanâat etmişlerdir.
İnsâniyet îcâbı, ictimâî hayâta karıştıkları zaman da, ihtiyâclarını en basît ve en iktisâtlı yollardan karşılamayı âdet edinmişlerdir. Azla yetinmek, tûl-i emele sâhib olmamak, rızâ ve memnûniyetle dünyâ hayâtını idâme ettirmek baş düstûrlarıdır.
Onların hâl ve hareketlerinde Allâhu Teâlâ’nın emirleri, Nebiyy-i Zîşân’ın sünneti, ma’neviyât büyüklerinin tavırları hâkimdir. Kendi nefislerinin terbiyesi ve tezhîbi, başkalarının kusûrlarını araştırmaya ve onların tenkîdi ile uğraşmaya vakit bırakmaz. Lisân-ı hâli, sözle îkazlara tercîh ederler. Onlar söyleyen değil, yapandır. “Söylediğini yap; yaptığını yapma!” sınıfına girmezler. Söyledikleri de yaptıkları da doğrudur; uygundur. Yapmadıklarını söyleyerek, Kur’ân-ı Kerîm’in nehyettiği kişilere benzemek istemezler.
Da’vâları kadar yücedirler. Gāyeleri kadar büyüktürler. Onların mesleği acz, fakr, şefkat ve tefekkür temelleri üzerine kurulmuştur. Kendilerini hiçbir yaratıktan üstün görmeyecek kadar alçak gönüllü, hiçbir yaratığa tekebbür ve tahakküm etmeyecek kadar âdil, hiçbir yaratığa zillet göstermeyecek kadar izzetlidirler. En küçük bir varlığın hayât hakkını, en büyük bir varlığınkine değiştirmezler. Yaratılan her şeye hürmetkâr, onların hakkına riâyetkârdırlar. Onların nazarında hakkın ufağı, büyüğü olmaz! Hak, hakdır. Kimsenin hâtırı için fedâ edilemez.
Öfkeleri meşru’ sınırlar içinde ve Allâh içindir. Sevgileri Kur’ânîdir. Şefkatleri Rahmânîdir. Hakk’ın takdîrinden fazla ne üzülür, ne sevinirler. Kadere rızâ gibi büyük bir ilticâgâhları vardır. Yanıp yıkılan mallarına da şükür ve sabır içinde bulunurlar; batmayıp kurtulan gemilerine de… Ölen ve yiten mahbûblarının hasretlerini dindirecek ulvî âb-ı hayât pınarını bulmuşların tevekkülü, her hâllerinde görülür. Ne i’dâm sehpâları onları korkutur; ne saltanat koltukları onları neş’elendirir.
Hâsılı, onlar, insanlığın şerefi; iftihâr vesîlesidirler. Nâdir bulunurlar. Kıymetleri madde ile ölçülemez. Onlar bizim yollarımızı aydınlatan, gönüllerimizi ışıtan güneşler, aylar mesâbesinde sessiz ve adsız kahramanlardır.