Ehemmiyetli bir maksad içün temsîlât, hikâyeler sûretinde yazılmışlar.
Ey kardaş! Benden birkaç nasîhat istedin.. Sen bir asker olduğun içün, askerlik temsîlâtiyle, yedi hikâyeciklerle birkaç hakîkati nefsim ile berâber dinle.. Çünki, ben nefsimi herkesten ziyâde nasîhate muhtâc görüyorum… Vaktiyle yedi âyetten istifâde ettiğim "Yedi Söz"ü, biraz uzunca, nefsime demişdim.. Şimdi, kısaca ve avâm lisânıyle yine nefsime diyeceğim. Kim isterse berâber dinlesin…
BİRİNCİ SÖZ
بسم الله, her hayr şey’in başıdır.. Biz dahî başdan ona başlarız…
Bil ey nefsim!. Şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâl’le vird-i zebânıdır.. بسم الله ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu ânamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:
Bedevî Arab çöllerinde seyâhat eden adama gerektir ki, bir kabîle reîsinin ismini alsın ve himâyesine girsin -tâ şakîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa, tek başıyle, hadsiz düşmen ve ihtiyâcâta karşı perîşân olacaktır.
İşte böyle bir seyâhat içün iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzı'di; diğeri mağrurdu. Mütevâzıi, bir reîsin ismini aldı; mağrûru almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu't-tarîka rast gelse, der: "Ben filân reîsin ismiyle gezerim." Şakî def' olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm’la hürmet görür. Öteki mağrur ise, bütün seyâhatinde öyle belâlar çeker ki, ta’rif edilmez. Dâim titrer, dâim dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezîl oldu.
İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünyâ ise bir çöldür. Aczin, fakrin hadsizdir. Düşmenin, hâcâtın nihâyetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedî ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdise karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihâyetsiz aczin fakrin, nihâyetsiz bir kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr ve Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiç kimseden pervâsı kalmaz. Kànûn nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şey'e karşı dayanır.
Başta demiştik: "Bütün mevcûdât lisân-ı hâl’le, "بسم الله " der." Öyle mi?
Evet. Nasıl ki, görsen; bir tek adam geldi, bütün bir şehir ahâlisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi nâmiyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet nâmına hareket eder, pâdişâh kuvvetine istinâd eder..
Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakk’ın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç "بسم الله " der; hazîne-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.
Her bir bostan, "بسم الله " der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif lezîz taâmlar, içinde berâber pişiriliyor.
Her bir inek, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar "بسم الله " der, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi oluyor... Bizlere Rahmân nâmına en latîf, nazîf, âb-ı hayât gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar.
Her nebât ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök damarları"بسم الله " der, sert taş toprağı deler, geçer. "Allâh nâmına, Rezzâq nâmına" der; her şey ona musahhar olur.
Evet, havâda dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle münteşir bulunması ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i harârete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabîiyyûnun ağzına şiddetli bir tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor. Diyor ki: "En güvendiğin salâbet ve harâret dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsâ gibi, “فَااضْرِبْ بِعَصَاَكَ الْحَجَرَ” emrine imtisâlen taşları şakk eder. Ve o çıgara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer a'zâ-yı İbrâhim gibi, ateş saçan harârete karşı, “يَانَارُ كُونِى بَردًا وَسَلَامًا” âyetini okuyorlar."
Mâdem herşey ma’nen, "بسم الله " der, Allâh nâmına, Allâh'ın ni’metlerini getirip bizlere verirler... Biz dahî, " بسم الله " demeliyiz. Allâh nâmına almalıyız. Öyle ise, Allâh nâmına vermeyen gàfil insanlardan almamalıyız.
Tablacı hükmünde olan insanlara bir fîât veririz. Acabâ, asıl mal sâhibi olan Allâh ne fîât istiyor?
Elcevâb: O Mün'im-i Haqîqî, bizden o kıymetdâr ni’metlere, bedel istediği fiât ise, üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.
Başta "بسم الله " zikirdir. Âhirde "الحمدلله" şükürdür. Ortada, bu kıymetdâr hârika-i san'at olan ni’metler Ehad Samed'in (Ehad-i Samed'in) mu'cize-i kudreti, hediyye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.
Bir pâdişâhın kıymetdâr bir hediyyesini sana getiren miskin bir adamın ayağını öpüp hediyye sâhibini tanımamak ne derece belâhet’se, öyle de, zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip Mün'im-i Haqîqî’yi unutmak, ondan bin derece dahâ belâhettir. Ey nefis! Böyle ebleh ve ahmak olmamak istersen; Allâh nâmına ver, Allâh nâmına al, Allâh nâmına başla, Allâh nâmına işle, vesselâm..