MUSAHHAH METİNLER
EL-HUTBETÜ'Ş-ŞÂMİYYE
İ’TİZÂR
âyetinin işâretiyle, bu zamanda âhiretin, elmas gibi ni’metlerini, lezzetlerini bildiği hâlde dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih etmek, ehl-i îmân iken ehl-i dalâlete o hubb-i dünyâ ve o sır içün tâbi’ olmak tehlikesinden kurtarmanın çâre-i yegânesi, dünyâda dahî Cehennem azâbını ve elemlerini göstermekle olur ki; Risâle-i Nûr o meslekten gidiyor. Yoksa, bu zamandaki küfr-i mutlakın ve fenden gelen dalâletin ve sefâhetten gelen tiryâkîliğin inâdı karşısında, Cenâb-ı Hakk’ı tanıttırdıktan sonra ve Cehennemin vücûdunu isbât ile ve onun azâbı ile insanları fenâlıktan, seyyiâttan vaz geçirmek; ondan, belki yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, "Cenâb-ı Hak, Gafûru'r-Rahîm'dir, hem Cehennem pek uzaktır" der sefâhetine devâm edebilir. Kalbi, rûhu hissiyâtına mağlûb olur.
Ya’nî, "Benim insanlara Cenâb-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemim ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır."
hakîkatini gösteriyor.
o ye’sin başını parçalayacağız.
hadîsinin hakîkatiyle belini kıracağız inşâallah
hakîkatine muhâliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe'nidir, bahâneleridir. Şehâmet-i İslâmiyenin şe'ni değildir. Husûsan Arab gibi nev’-i beşerde medâr-ı iftihâr yüksek seciyelerle mümtaz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arab’ın metânetinden ders almışlar. İnşâallah, yine Arablar ye'si bırakıp, İslâmiyet’in kahraman ordusu olan Türklerle hakîkî bir tesânüd ve ittifak ile el-ele verip Kur'ân'ın bayrağını dünyânın her tarafında i’lân edeceklerdir.
dedi. Ve otuzbeş seneden beri siyâseti terk etti.*
Ya’nî, yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.
Ya’nî, kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki, insanın fıtratı medenîdir. Ebnâ-yı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayât-ı ictimâiye ile hayât-ı şahsiyesi devâm edebilir.
âyet-i kerîmesi, şûrâyı esâs olarak emrediyor.
âyetini hissedip işitir gibi îmân ve i’tikàdı heyecâna ve hissiyât-ı ulviyesi harekete gelir. Rûhun etrâfından, vicdânın derin yerlerinden, o sirkat meyelânına hücum gibi bir hâlet-i rûhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır, çekilir. Git gide, o meyelân bütün bütün kesilir. Çünki, yalnız vehim ve fikir değil, belki ma’nevî kuvveleri (akıl, kalb ve vicdan) birden o hisse, o hevese, hücum eder. Hadd-i şer'îyi tahattur ile ulvî bir zecr ve vicdânî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur.
hâkim ve âmir-i vicdânî olmalı. O da; ma’rifet-i tâmm ve medeniyet-i âmm veyâhud Dîn-i İslâm nâmiyle olmalı. Yoksa istibdâd dâimâ hükümfermâ olacaktır. 
ile bu kadar edyân ve akvâm-ı muhtelife medeniyet-i İslâmiyede masûn kaldıklarından, İslâmiyetin ulüvv-i cenâbı, ve gayr-i müslim, tevehhüm ettikleri mahzûrun ademi, güneş gibi tezâhür ediyor. Hem de gayr-i müslimlerin selâmeti vatanın saâdeti iledir. Ve meşrûtiyetin devâmı, rûhu, nokta-i istinâdı ve mürşidi, şerîat ve milliyetimiz olan İslâmiyet olduğundan gayr-i müslimler bu ittihâddan ürkmek değil, takdis ve ünsiyet etmek lâzımdır.





Itlak ile ta’yîni, Tevhîd-i Şuhûda işârettir.
Tevhîd-i Ulûhiyete tasrihtir.
Tevhîd-i Rubûbiyete remizdir.
Tevhîd-i Celâle telmihtir. Şirkin envâ’ını reddeder. Ya’nî tegayyür veyâ tecezzî veyâ tenâsül eden, ilâh olamaz. Ukùl-i aşere veyâ melâike veyâ İsâ veyâ Uzeyr'in velediyetini da’vâ eden şirkleri reddeder.
İsbât-ı ezeliyet ile Tevhiddir. Esbâbperest, nücumperest, sanemperest, tabîatperestin şirkini reddeder. Ya’nî hâdis veyâ bir asıldan münfasıl veyâ bir maddeden mütevellid olan ilâh olamaz.
Câmi’ bir Tevhiddir. Ya’nî, zâtında, sıfatında, ef'âlinde nazîri, şerîki, şebîhi yoktur. 
mevlevî-vârî zikrediyorlar.
zikrini tekrar ediyor.
hem vesâit ve esbâbı, müessir-i hakîkî olarak kabûl etmez. Vâsıtaya ma’nâ-yi harfî nazarıyla bakar. Akîde-i tevhid ve vazîfe-i teslim ve tefviz öyle
-


Son Güncelleme (Pazar, 25 Mart 2012 14:26)
YST2009
Designed by i-cons.