bulunan milletvekillerinden ba’zılarını tutuklayarak ve sürükleyerek götürdüler. Böylece şehir fiilen
ve resmen askerî işgàle ma’ruz kaldı. Böylece, son Osmanlı Meclis-i Meb’ûsânı düşman süngüsü
altında zorla kapatıldı.”
“(Müttefik) İ’tilâf Devletlerinden İngiltere sadece İstanbul’u işgal etmekle kalmıyor”
“Bediüzzaman, (25 Kasım 1922’de Ankara’ya ayak bastığında Büyük Millet Meclisi’nde
düzenlenen) 9 Teşrînisâni 1338 (9 Kasım Kasım 1922)’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni
ziyâretinde resmî hoşgeldin merasimiyle karşılandı.”
“Bediüzzaman, Erek dağının başında iman ve Kur’an hakikatlerinin anlaşılması ve yaşanmasıyla
meşgul olurken, Ankara’da yeni bir rejim şekillenmeye başlamıştı. Yeni rejim, dinden uzak dünyevî
bir temel üzerine oturtulmaya çalışılıyordu. 3 Mart 1924’de hilâfetin kaldırılmasıyla birlikte çıkarılan
Tevhid-i Tedrîsat Kànûnu ile eğitim tamâmen dinden arındırılmış ve dînî eğitimin yapıldığı
medreseler kapatılmıştı. Bir biri ardına çıkarılan kànunlarla gerçekleşen inkılâplar çağdaş,“Batılı
insan tipi”ni elde etmek uğruna Anadolu’da kök salmış olan İslâmî dokuyu tamâmen değiştirmeyi
hedefliyordu. 30 Kasım 1925 yılında çıkan bir kànunla tekke ve zâviyeler kapatıldı. Hemen
ardından çıkarılan başka bir kànunla halk Batılılar gibi giyinmeye zorlanıyor, şapka ve kılık kıyâfet
inkılâbı yapılıyordu.”
Bedîüzzamân’ın isyan sırasında böylesine yatıştırıcı rol oynamasına rağmen Doğudaki nüfûzlu kimseleri Anadolu içlerine süren hükümet, onu da inzivâda bulunduğu Erek Dağı’ndaki menzilinden alarak sürgüne gönderdi (1926). Van’dan diğer sürgünlerle berâber önce Trabzon’a, buradan da deniz yoluyla İstanbul’a götürüldü. Yaklaşık yirmi gün kadar süren İstanbul’daki sorgulamalar boyunca Bedîüzzamân Sirkeci’deki Arpacılar Mescidi ve Hidâyet Câmii’nde kaldı. Sonunda, Ankara’dan gelen resmî bir yazı onun Burdur’da zorunlu ikàmete tâbi’ tutulmasını emrediyordu. İstanbul’dan İzmir’e, oradan Antalya’ya ve nihâyet (1925) 1926 yılının Mayıs ayı ortalarında Burdur’a getirildi.
Bedîüzzamân Burdur’a geldiğinde yerleştiği evde ve Kasaboğlu Câmii’nde yine muhtaçlara îman hakîkatlerini anlatmaya ve dersler yapmaya başladı. Sonra bu derslerin özetlerini “Birinci Ders, İkinci Ders, Üçüncü Ders” gibi başlıklar altında toplayıp bir kitap haline getirdi. Bu kitâbı, daha sonra “Nûrun İlk Kapısı” diye adlandırarak yayınladı. Bir yandan da te’lîfâta devam ederek dahâ önce Arapça olarak yazdığı “Şemme” ve “Şu’le” risâlelerinin ek parçalarını kaleme aldı.
Ancak, yapılan derslerden ve halkın etrafına toplanmasından rahatsız olan hükûmet, onun Isparta’ya gönderilmesini emretti. 25 Ocak (1926)1927’de Isparta’ya nakledilen Bedîüzzamân, burada da derslerine devâm etti. Ve etrâfındaki insanlar çoğalmaya başladı. Evhamlı Hükümet, bu defa da Bedîüzzamân’ı, Isparta’nın dahâ ücrâ bir köyüne naklederek insanlarla irtibâtını kesmek istedi. Eğirdir Gölü’ne yakın bir dere içine kurulmuş olan Barla’ya ulaşım göl üzerinden kayıkla yapılmaktaydı.
Bir jandarma eşliğinde Eğirdir Gölü’nü kayıkla geçerek Barla’ya geldi. Bütün bu seyâhatleri boyunca yanından ayırmadığı küçük sepetinde çay demliği, birkaç bardak ve bir sahan, elinde de Kur’ân-ı Kerîm vardı. Dünyadaki malvarlığı sâdece bunlardan ibâretti.